Bugun...
SON DAKİKA

Sünnetin/Hadisin Dindeki Yeri-1

 Tarih: 11-02-2019 16:12:00
Faik Yılmaz

“Kim Resul’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse biz seni onların üzerine bekçi olarak göndermedik.”

(Nisa- 80)

 

Modern hayatın en önemli özelliği ‘değer öğütücü’ olmasıdır. İnsan ilişkilerini doğru ve temiz bir seviyede tutan hangi manevi değer varsa modern hayat onun düşmanıdır. Bu değer ister din kaynaklı isterse gelenek ve kültür kaynaklı olsun fark etmez. Çünkü bu hayat biçiminde esas olan manaya değil maddeye değer vermek ve maddeyi tüketmeye dayalı bir hayat sürmektir. Bu yaşam tarzına göre maddi ihtiyaçlarını temin edebilen bir kişinin başka bir şeye ihtiyacı kalmamıştır artık. Ne akrabalık ilişkilerine, ne komşuluk, ne dostluk, ne din kardeşliği ve ne de bu ilişkilerden neşet eden iyilik, sadakat, ahde vefa, emanete riayet gibi başka bir değere. Bunların hepsinin yerini alan şey maddi, yani parasal değerdir. Parasal olarak üstün bir seviyeyi tutturmuş olan bir kişi ne tür bir ahlaki yetersizliğe sahip olursa olsun bu yetersizlik onun için eksiklik olarak telakki edilmez. Bilakis gıpta edilecek bir şey olur çoğu zaman. Cimrilik kınanması gereken bir ahlaki eksiklik olduğu halde eğer bir insan cimriliği sayesinde zengin olmuşsa, diğer insanlar da zengin olabilmek için cimri olmayı uyulması gereken bir prensip olarak görürler. Bir insan akrabalarını gözetmekten uzaklaştıkça para kazanmış veya kazandığı parayı elinde tutabilmişse, diğer insanlar için de akrabalar uzaklaşılması gereken kimseler sınıfındadır artık. Tek değer paradır ve paranın gelmesini veya gitmemesini sağlayacak olan şey her ne olursa olsun ona riayet edilir. Kısaca modern hayat dediğimiz şey paranın bireye ve topluma hâkim olmasından ibarettir.

 

Bütün bunlar kendiliğinden gelişen, herkesin gayr-ı ihtiyari riayet ettiği bir şey değildir. Bu değer öğütme işi akademik, fikri, entelektüel odaklarca pişirilen, basın-medya vs. iletişim araçlarıyla da zihinlere işlenen bilinçli bir sistemin faaliyetleridir. Bilimsel ve akademik çevrelerde hiçbir zaman ahlaki bir kuralın insan hayatına kattığı değer konu edilmez. Çünkü batı kaynaklı olan bilim, tabiat kurallarının geçerli olduğu bir anlayışı kabul eder. “Büyük balık küçük balığı yutar” sözü sadece bir vecize değil, bilim çevrelerinin tabiatı gözlemleyerek hayvanlardan ve bitkilerden öğrendiği şeyleri insan sosyolojisine uyguladığı ve uygulanmasını öngördüğü bir kuraldır. Adına kapitalizm denilen, paranın hâkimiyetini ifade eden ideolojinin yazılı ürünlerine sathi bir nazarla bakılsa dahi görülür ki, bu konuda yazılanların hepsi “büyük balık küçük balığı yutar” kuralının açılımından ibarettir. Bugün mevcut bütün medya organlarında dönen film-dizi, magazin, haber, sağlık, ekonomi türünden programların hepsi insanları maddi gücüyle değerlendiren, parasal güce teşvik eden, bu konuda yol gösteren bir içeriğe sahiptir. Bütün iletişim araçları ve bütün teknolojik gelişmeler bu kurala hizmet eder. Küçükten büyüğe herkesin elinde bulunan akıllı telefonların sürekli yenilenmesi ve sürekli bir üst seviye teknolojiyle üretilmesi, bunu üreten firmaların, insanlar daha iyilerine layık oldukları için daha iyilerini kullansınlar düşüncesine sahip oldukları için değil, rakip firmalardan daha çok satmak ve mümkünse rakip firmayı batırmak içindir. Bu her ürün için, her ticaret şekli için, her ekonomik durum için geçerlidir. Çünkü büyük balık küçük balığı yutar!

 

Bu sistemin sağlıklı bir şekilde işleyebilmesi için bir taraftan bu kapitalist ahlaksızlık zihinlere ve kalplere yerleştirilirken diğer taraftan da zihinlerde ve kalplerdeki mevcut ahlakın ortadan kaldırılması gerekir. Bunun için de ahlaki değer ifade eden her ne varsa onu kökenleriyle birlikte yok etmek, olmazsa gözden düşürmek, yozlaştırmak, insan hayatından dışarıda tutmak, belli mekânlara hapsetmek şeklinde çok yönlü ve büyük bir yekûn tutan bir fikri akademik çalışma vardır. Bu çalışmaların neler olduğuna örnek olarak ve konumuzla da yakından alakalı olan, bugün artık birçok dallara ayrılmış ve her dalı da kendi içinde dallara ayrılarak büyük bir alanı kapsamış olan oryantalizme bakmak yeterlidir.

 

Oryantalizm, batılı okumuş aydın kesimin doğu üzerine eğilmesi, doğuyu anlaması, çözmesi, eksik yönlerini, güçlü yanlarını, maddi ve manevi dinamiklerini tespit etmesi ve böylece doğuya hâkim olması amacıyla ortaya çıkmış bir bilim dalıdır. Veya bir ideolojidir. Bütün doğu ülkeleri hem tek başlarına hem de toplu olarak batıdaki akademik çevrelerin özel ilgi alanına girer. Her doğu ülkesinin dini, yaşantısı, kültürü, geleneği ve dili büyük bir özveri ve disiplinle ele alınır. Sözgelimi, Türkiye’de yaşayan Kürtlerin konuştukları Kürtçe dili hakkında basit bir araştırma yapmak isteyen birinin yolu ister istemez batılı dilbilimcilerin bu dil hakkında yaptıkları çalışmalara düşer. Ve bu dilbilimcilerin Kürtçe hakkında yaptıkları incelemeler ve tespitler tartışılmaz doğrular olarak insanlar tarafından kabul edilir. Bu sadece Kürtçe için değil, doğu ülkelerindeki ulusal veya etnik bütün diller için geçerlidir. Kültürlerin tarihteki kaynakları, arkeolojik kazılar ve bunların yorumlanması, geleneklerin tarihsel ve toplumsal arka planları, doğu kökenli dinlerin menşeleri hep batılı akademik çevrelerin ilgi alanındadır ve ne yazık ki bütün bu konularda titiz bir araştırma sistemine sahiptirler. Ve böyle bir sisteme sahip oldukları için de bu konularda istedikleri gibi çarpıtmaya, yorumlamaya ve sunmaya sahip olma yetkisini ellerinde bulunduruyorlar. Çin’den Fas’a kadar batının dini ve coğrafi sınırlarına dâhil olmayan bütün doğu ülkeleri oryantalizm nezdinde hedeftir. Ve bütün bu ülkelerin din, dil, kültür, gelenek ve hatta giyim-kuşamları dahi oryantalist laboratuvarlarda hassasiyetle ele alınır.

 

Kısa ifadesiyle “Batı” dediğimiz şey aslında bir “İslam karşıtı Hristiyanlık ”tır. Yani bugün dünya üzerinde söz sahibi olan bu uygarlık, Hristiyanların İslam korkusuyla ve İslam düşmanlığıyla ortaya çıkardığı bir yapıdır. Dolayısıyla oryantalizm her ne kadar din ayrımı yapmadan bütün doğu ülkelerini ele alıyorsa da merkezde hep İslam vardır. Çünkü onlara böylesine bilimsel ve teknolojik bir güce sahip olma dürtüsü veren şeyin temelinde İslam korkusu ve düşmanlığı yatar.

 

Hristiyanlık derken bilinen ve kilise merkezli olup sistemli bir şekilde hareket eden dinden ve dini bir yapıdan değil, Avrupa kıtasında bulunan ve bir zamanlar Müslümanlar ile mücadelede büyük darbeler yedikten sonra üstün gelme amacıyla bilimsel ve teknolojik açılımlara yönelen Hristiyan topluluktan bahsediyoruz. Bu topluluk zamanla, tahrif edilmiş olsa dahi Hristiyanlık öğretilerinden de ayrılıp bahse konu kapitalist sistemi oluşturmuştur. Fakat her ne kadar Hristiyanlıktan ayrılmış olsalar da bilinçaltlarında onları harekete geçiren şey her zaman dini dürtüler olmuştur. Oluşan ve zamanla yerleşen kapitalist sistem, Hristiyan-Yahudi-ateist gibi, bu sistemi benimseyen ve yükselmesi için çalışsan her türden topluluğun bir araya gelmesiyle karmaşıklaşıp homojen bir yapıya kavuşmuştur. Ve artık dini bir tanım ile tanımlanamayacak bir duruma geldiği için de artık biz bu yapıya “Hristiyanlık” değil, batı, Avrupa medeniyeti, emperyalizm veya kapitalizm diyoruz.

 

Batı bir taraftan bilimsel çalışmalar, teknolojik ilerlemeler, ekonomik düzen üzerinde yoğunlaşıp sistemini oturturken, diğer taraftan da bu sistemi küresel ölçekte hâkim ve geçerli kılabilmek için kendi dışında kalan yerlerde, özellikle de doğu ve İslam ülkelerinde bir temizlik harekâtına girişti. Bu temizlik, Müslümanların sisteme entegre olmasını engelleyen manevi dinamiklerin ortadan kaldırılması amacıyla direnç noktalarına karşı yapılan anlama, tanıma, zayıf yönlerini keşfetme, çözme, yıpratma, hırpalama, değersizleştirme, gözden düşürme çalışmalarıdır. Oryantalizm dediğimiz şey tam olarak işte bu beşinci kol faaliyetidir.

 

İslam bir bütün olarak ve her yönüyle oryantalist çalışmaların en önemli kısmını oluşturur.  İslam’ın kaynakları ve bütün dalları; Kitap, Sünnet, Hadis, Fıkıh, Kelam, Akaid, Tasavvuf, bütün pratik yönleri; dil, gelenek, kültür, şiir, edebiyat, yeme-içme, giyim-kuşam gibi her dalı, her yönü oryantalizm tarafından titizlikle incelenmeye alınmıştır. Fakat bütün bunlar içinde en önemli yeri Sünnet ve Hadis teşkil eder. Çünkü Sünnet Müslüman toplumların pratik hayatlarının temelini oluşturur. Ünlü oryantalistlerden Hollandalı Snouck Hurgronje, 1885 yıllarında Hicaz Bölgesine yaptığı seyahat sonucunda şu tespitte bulunmuştur: “İslam coğrafyasının farklı bölgelerinden bir araya gelen Müslümanlar arasında çarpıcı bir davranış birlikteliği var. Dilleri, kültürleri, renkleri farklı Müslümanlar sokakta karşılaştıklarında aynı selam cümleleriyle birbirlerini selamlıyor, bir yere girdiklerinde sağ ayakla girip sol ayakla çıkıyor, yemeğe başlarken aynı cümle ile başlıyor, sağ elleriyle yemek yiyor, kalkarken aynı cümleyi söylüyor, oturma-kalkma ve bütün faaliyetlerinde hep belirli bir kalıpta davranıyorlar. Fakat bütün bu davranış birlikteliğini sağlayan hareketlerin hiçbirisi, ilginçtir ki Kuran’da yazmıyor.”

 

İşte, oryantalizm ve dolayısıyla kapitalizm nezdinde hedefe oturan şey bu “davranış birlikteliği” ve bunun sebebi ve kaynağı olan Sünnet olmuştur.

 
  Bu yazı 369 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI