Bugun...
SON DAKİKA

Sünnet'in/Hadis'in Dindeki Yeri -2

 Tarih: 05-03-2019 07:40:00  -   Güncelleme: 05-03-2019 07:44:00
Faik Yılmaz

“Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinin üstüne yükseltmeyin…”

(Hucurat-2)

 

Siyasi ve sosyal hâkimiyet kimde ise onun öngördüğü düşünme modeli, tasarladığı algı şekli yürürlükte demektir. Aynı bilgiyi mümin bir zihinle düşünmek vardır, bir de kâfir bir zihinle düşünmek. Bu ikisinin arasındaki farkı kapatmak ve mümin zihnin aleyhine olacak şekilde bir operasyon yürütmek, siyasi ve sosyal hâkimiyete yaslanan oryantalist hedefin merkezini teşkil etmektedir. Önemli olan bilginin mahiyeti değil, bilgiyi yorumlayan zihnin mahiyetidir. Öyleyse zihinleri şekillendirmek gerekir. Özellikle de iletişim araçlarının gelişmesi ile birlikte algıları şekillendirmek, insanların neyi nasıl düşünecekleri konusunda zihinlerini iğfal etmek ve kendilerine has olan, dinlerinden, milliyetlerinden veya kültürlerinden edindikleri düşünme şeklinin yerine yabancı bir zihinle düşünmelerini sağlamak daha kolay bir hal almıştır.

 

Oryantalist fikirlerin alıcı buluyor olması, batılılar gibi güçlü olmak istiyorsak onlar gibi düşünmek zorundayız diyen Müslümanların varlığı sayesindedir. Sonuç ve güç odaklı bir dünya tasarımı Müslümanları bu şekilde düşünmenin kucağına bırakıyor kuşkusuz. Müslümanlar sonuç ve güç odaklı bir dünya tasarımı kurmak zorundalar, çünkü bu olmadıkça acı çeken, sömürülen, ezilen ve hakları gasp edilenler hep Müslüman toplumlar olacaktır. Batılılar gibi güçlü olmak istiyorsak onlar gibi düşünmek zorundayız şeklindeki görüş, bir tercih veya fikir yürütme değil, tarihsel ve sosyal bir baskının sonucudur. Tarihin dayatması denilen olgu toplumları kendi benliklerinden ve özlerinden koparan en güçlü olgudur. Yüksek şahsiyetli kişiler ve toplumlar toplumun ve tarihin dayatmasına karşı direnebilen kişilerdir. Belli bir tarihten itibaren hep yenilen, sömürü çarkının kurbanı olan, her türlü haktan mahrum bırakılan Müslüman toplumların bütün bu sersemletici şeylerden sonra kendi ayakları üzerinde durabilmesi, yüksek bir şahsiyette diretmesi imkânsızlaşmıştır. Böylece kendilerine ait olmayan, yabancı bir zihnin düşünme modelini benimsemeleri de kolaylaşmıştır.

 

Burada hayati bir ayrımı yapmak gerekiyor. Batılılar gibi olmak istiyorsak onlar gibi düşünmeliyiz demek başka bir şeydir, onların, ‘bizim gibi olmak istiyorsanız şu şekilde düşünmek zorundasınız’ demeleri çok başka bir şeydir. Biz birçok meseleyi batılılar gibi düşündüğümüzü sanırken aslında onların düşünmemizi istedikleri gibi düşündüğümüzün farkında değilizdir. Gerçi her iki düşünme şekli de İslami açıdan batıldır ve sapıklıktır. Hem batılılar gibi düşünmek, hem de onların düşünmemizi istedikleri gibi düşünmek bizi hiçbir zaman selamete çıkarmayacaktır, bu ayrı bir konu. Fakat onlar gibi düşünmek bilinen, net bir şey iken, onların düşünmemizi istedikleri gibi düşünmek ise farkında olunmayan sinsi bir niteliğe sahiptir. Onların düşünmemizi istedikleri gibi düşünmek tam da oryantalistçe, kuyuya atılan bir taşı çıkarmak için kırk kişinin kuyunun başına toplanmasını sağlamak gibi bir hinliği bünyesinde barındırıyor. Oryantalizm, kuyuya taşı atan delinin, kuyudan taşı çıkarmak için toplanan kırk kişinin arasına karışıp, taşı şöyle çıkarın, böyle yapın diye akıl vermesi işidir.

 

Bugün dinde reform adına tartışmaya açılan bidat ve hurafelerin dinin yerini alması, tarikat ve tasavvuf merkezli İslam anlayışının yanlışlığı, mezheplerin varlığının amacı, içtihat kapısının kapalı oluşu, Sünnet ve Hadis’in dindeki yeri, Kuran merkezli bir anlayışın oluşturulması gibi esas konuların ve bunlara bağlı olarak tartışılan füru meselelerin hemen hepsi dünya hâkimiyeti kâfirlerin eline geçtikten sonra Müslümanların gündemine girmiştir. Ve bu konuların tamamı ilk önce oryantalistlerce işlenmiş konulardır. Dileyen bu konulardan herhangi birini ele alabilir ve titiz bir araştırma sonucu çıkış noktalarının neresi olduğunu rahatlıkla tespit edebilir.

 

Müslümanların siyasi ve sosyal olarak güçlü oldukları zamanlarda, kâfirlere karşı söyleyecek sözleri ve duracak cepheleri olduğu zamanlarda bu konuların hiçbirisi Müslümanların gündemini meşgul etmediği gibi bu tür şeyleri düşünmek, tartışmak akıllarına bile gelmezdi. 19. Yüzyıla kadar Sünnet etrafında yapılan tartışmalar Sünnet’e yönelik tartışmalar değil, Sünnet’i tespit etmeye yönelik tartışmalardır. Sünnet’i bizzat tartışma konusu yapmak ile Sünnet’in ne olduğunun, sınırlarının tespitini yapmak arasındaki farkı göremeyen bir takım Sünnet inkârcıları, Sünnet tartışmasının 19. Yüzyılda değil daha önce, hatta hicri ikinci asırda başladığına dair örnekler vermektedirler. Fakat verdikleri örneklerin hiçbirisi Sünnet’in dindeki otoritesini sorgulayan ve kabul etmeyen bir içerik barındırmıyor.

 

Sözgelimi Şia mezhebi, Ehl-i Sünnet’in Sünnet anlayışını ret sadedinde bazı hadislere eleştiri getiriyor diye bu tartışma Sünnet’i iptal tartışması değil, Şia’nin kendi Sünnet anlayışını meşrulaştırma tartışmasıdır. Şia’nın, Mutezile’nin, Haricilerin veya Ehl-i Hadis ile Ehl-i rey arasındaki tartışmaların konusu olan Sünnet veya Hadisler, Sünnet’in dindeki otoritesini sorgulamaya veya redde yönelik tartışmalar olmayıp Sünnet’in kendilerince ne olduğunu ortaya koymaya yönelik tartışmalardır.  Bu tartışmaların içinde yer alan herhangi bir müellifin/âlimin bu maksadını görmezden gelip yazdıkları arasından cımbızlama yaparak Sünnet’i inkâr tarihinin eski olduğuna dair delil getirmeye çalışmak tarihi ve toplumsal realiteyi çarpıtmaktır ancak.

 

Yukarıda zikredilen konularda, özellikle Sünnet konusunda geleneğe aykırı fikir beyan eden her bir ilahiyatçının, yazarın, “hoca”nın söylediği birçok şey kendi fikirleriymiş gibi durmasına karşılık aslında daha önce oryantalistlerce işlenmiş, pişirilmiş ve piyasaya servis edilmiş fikirlerdir.

 

Macar asıllı bir Yahudi olan oryantalist Ignaz Goldizher “Muhammedanische Studien” adlı eserinin ikinci cildinde hadis konusunu ele aldıktan sonra hadisler oryantalist çalışmalarda müstakil bir yer teşkil etmeye başladı. Aynı yüzyıl içinde, yani 19. Yüzyılda hadis alanında çalışmalar yapan oryantalistler Gustav Weil, Aloys Sprenger, William Muir, Reinhart Dozy, Snouck Hurgronje gibi isimler hadisler ve sünnet konusunda bir takım çalışmalar yaptılar.

Bu isimler her ne kadar ilmi çalışmalar adı altında bir takım konuları ele almışlarsa da aslında bu konularda verdikleri eserlerin ana teması, hadislerin Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminden çok sonra oluşturulduğu, Emevilerin ve daha sonra gelen halifelerin kendi iktidarlarını hadisler yoluyla meşrulaştırma yoluna gittikleri, dolayısıyla hadislerin birçoğunun bu sebeple uydurulduğudur. Hadislerin birçoğunun eski Roma hukukundan etkilenerek oluşturulduğu, yine birçok rivayetin Yahudi ve Hristiyanlık geleneğinden etkilenerek uydurulduğu, tasavvuf öğretilerinin Hint geleneklerine dayandığı, Kelam tartışmalarının eski Yunan’dan tevarüs ettiği gibi birçok iddianın aslı hep oryantalistler tarafından işlenen konulardır.

 

Oryantalistler tarafından ele alınan bu konuların İslam dünyasına girişi ise Mısır ve Hindistan üzerinden olmuştur. O dönemde ikisi de İngiliz sömürgesi olan Hindistan ve Mısır’daki ilmi ve akademik çevre bu konularda, özellikle Sünnet’in dindeki yeri konusunda İslam dünyasında tartışmaların yaşandığı ilk merkez olmuştur.

 

Her ne kadar daha çok siyasi faaliyetlere yönelmiş olsa da “dinde reform” hareketinin öncülerinden Cemaleddin Afgani, öğrencisi Muhammed Abduh, bunların yanında Reşit Rıza, Mirza Bakır, Dr. Tevfik Sıdki, Ahmed Emin, Seyyid Ahmet Han, Fazlurrahman gibi isimler gerek Sünnet’in dindeki yeri konusunda ve gerekse de buna bağlı olarak birçok konuda; mezhepler, tarikatlar, içtihat, usul-ü fıkıh, nuzül-ü İsa, Miraç hadisesi, Mehdi, Deccal, mucize, keramet, kabir azabı ve detaya inildikçe daha birçok konudaki tartışmaları İslam dünyasının gündemine taşıyan isimler olmuşlardır.

 

Bütün bu tarihsel süreçten sonra gelinen yer, oryantalistlerin büyük başarısının bir nişanesi olarak, bütün bu konular hakkında yüzeysel bir araştırma yapma zahmetine bile katlanmadan, Kuran’ı yüzünden dahi okuyamayan, parça-bölük meal okumaları ile din anlayışını oluşturan birçok Müslüman gencin Sünnet’i inkâr eden bir tutuma sahip olmaları olmuştur. 

  Bu yazı 233 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • SON YORUMLANAN HABERLER
  • SON YORUMLANAN VİDEOLAR
YUKARI