Bugun...
SON DAKİKA

Modern Dünyada İslâm'ın Kriz Alanları

 Tarih: 04-03-2019 17:12:00  -   Güncelleme: 04-03-2019 17:22:00
Gürgün Karaman
 
(Kur’an’da var olan ve kriz alanları gibi görünen “el kesme, çok eşlilik, kadının şahitliği, mirastaki bölüşüm vb. alanlara girmeden önce bu yazıda sadece bir giriş yapmamız gerekir.)
Yirmi birinci yüzyıl, çağdaş dünya için bir kriz yüzyılı olarak tezahür etmektedir. Bu kriz, sadece İslam açısından değil, diğer tüm din ve ideolojiler için de geçerlidir. İbni Haldun, kendi çağını tanımlarken “sanki varlığın dili gittikçe kapanıyor” tanımlamasını yapar. Ve İbni Haldun bu görüşünde, Müslümanlar açısından yanılmadı.
 
Gerçek anlamda İslam, evrensel bir söylem olarak ilk ortaya çıktığı coğrafyanın sınırlarını aşarken, bu durum; aşmayla beraber bir dağılma ve kapanmayı da beraberinde getirmeye başlamıştı. Çünkü tarih, Allah’ın “davranışları” ile insanın “imtihanı” arasında cereyan eder. Ve tarih bu açıdan lineer/düz, ilerlemeci bir olgu değil, döngüsel ve çevrimsel bir olgudur. Bu olgunun temel paradigması şudur:
“tilkel eyyamü nüdavilüha beynen nas!” (O günler ki, biz onları insanlar arasında döndürür dururuz. Al-i İmran 140)
 
Varlık dilinin kapanması dinde, düşüncede, siyasette, ekonomide, psikolojide vs. tüm alanlardaki tıkanmışlığı ifade eder. Bu yüzyılda, bu tıkanmışlığı aşabilme kudretine sahip yegâne alternatif İslam’dır. Fakat bugün İslam’ın evrensel ve küresel ufku, tarihselci, gelenekçi, ezeli hikmet ekolü, tarikat ve cemaat vs. tarafından ya örtülmekte, ya tarihin herhangi bir dönemindeki bir yapı olarak ele alınmakta ya da ideolojik (özellikle cemaat ve tarikat yapıları tarafından) angajmanlara maruz kalmaktadır. Bu türden analizleri çoğaltmak mümkündür. 
 
Modern dünyada İslam’ın kriz alanları olarak görünen durumlar gerçekten, çağdaş bilincimiz için neden ve nasıl krizlere neden olmaktadır? İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an’daki el kesme cezasından tutun, çok eşliliğe, kadının şahitliğine, miras paylaşımına vs. bu ve benzeri alanlardaki hukuki olarak ele alınan meseleler Kur’an’da neden vardır? Allah’ın muradı, bir toplumda ortaya çıkan davranış sapmalarından dolayı insanları cezalandırmak mıdır? Değilse meselenin özü nedir? Yine bu soruları çoğaltmak mümkündür ve modern birey için Kur’an’da var olan bu tür hakikatler mecaz, metafor, tevriye, müteşabih vb. yaklaşımlarla geçiştirilemez.
 
Tarih boyunca baskın olan gelenek, Kur’an’ın bir fıkıh/yasa kitabı olarak muamele görmesidir. Ve bu açıdan eğer İslam Medeniyetinde hakim paradigma nedir şeklinde bir soruyu soracak olursak hiç şüphesiz cevap fıkıh olacaktır. Oysaki Kur’an’a bu tür bir yaklaşım, Yahudilerin Tevrat’a yaklaşımından çok da farklı olmayacaktır. Ya bununla yüzleşeceğiz, ya da bunun üstünü örtmeye devam ederek, Kur’an’a bekçilik yapmaya ve onunla kendi egolarımızın, kendi cemaatlerimizin ideolojik tatminliğini üretmeye devam edeceğiz. Bu söylemin çok sert bir söylem olduğunun farkında olarak, eğer az buçuk Yahudi-Tevrat ilişkisini biliyorsak bu iddianın da yabana atılır bir iddia olmadığı hemen görülecektir. Tarih boyunca Yahudiler, ilahi mesajlara bir “yasa/şeriat” muamelesi yaptılar. İddia edildiği gibi Yahudi Kabileciliğini koruyan Tevrat değil, onun travmatik tarihidir. Burada Tevrat, sadece bu Kabileciliğin ideolojik üretim aygıtıdır ve bundan dolayı Musevilik salt bir kabile dinidir. Bu özelliğinden dolayı ne Yahudilik, ne de Yahudiler evrenselleşemezler. Hristiyanlık ise taşımış olduğu mitolojik enflasyon nedeniyle evrenselleşemez. Çünkü Hristiyanlık kilisenin tekelinde inşa edilmiş, bu dünyadaki cenneti papazlara ve diğer ruhani din adamlarına helal görmüşken, bu dünya cennetinden kovduğu insanlara diğer dünyadan cennet tapuları satarak makuliyet düzeyini yitirmiştir. Ve modern dünyada Hristiyanlık olsa olsa bir kültürdür Avrupa için. 
 
Kur’an’ın yirmi üç yılda nazil olması, onun sosyolojik, psikolojik, politik, ekonomik, kültürel vs. vakıayı biçimlendirmesiyle alakalıdır. Yani İzzetbegoviç’in deyimiyle o gökten indirildiği kadar, yerden de fışkırmıştır. Muhammed’in kalbi de indiği toplum da bir “tabula rasa” (boş bir levha) değildi. Vahiy, peygamberin kalbinde yoğrularak, onun dilinden dökülerek beşeri alana tenezzülde bulundu. Vahyin ağırlığı altında titreyen, terleyen Hz. Peygamberin, vahyi aldığındaki yaşadığı ruh hali, hem vahyin onu inşa etmesi, hem de peygamberin bu vahiyle hayata müdahalesiyle birlikteki düşünülmelidir. Bu açıdan Kur’an tarihsel bir kitap değildir. O, arkeolojik bir kazıda bulunan bir kitap değildir. Mağara duvarlarında çözümlenerek oluşturulmuş, kil ve taş tabletlerin, derilerin üzerindeki eski yazıların çözümlenmesiyle ortaya çıkarılmış bir kitap da değildir. Çünkü vahiy tarihsel bir fenomen değildir. O, hayatın merkezinde yer alan, yaşamın ruhunda yoğrularak ortaya çıkan ilahi bir nimettir. Eğer Tevrat ve İncil açısından, onların tarihsel birer vahiy oldukları iddia edilecekse, Kur’an’ın kendisi bu iddiayı da reddeder. Kur’an, onları da tasdik ettiğini belirtir fakat tahrif edildiklerini iddia eder ki bu öncede belirttiğimiz Tevrat’ın bir Kabile Yasası, İncilin de bir mitolojik enflasyon olduğu gerçeğidir. 
 
İslam’ın yaşadığı kriz ise özsel bir kriz değildir. Bu krizin temel sebepleri, Şatıbi’den hareketle şunlardır: 
İmam Şatıbi’ye göre “Müminler/Müslümanlar açısından İslam’ın yok olup gitmesinin dört temel sebebi vardır:
 
1. Bildikleri şeyleri pratiğe dökmüyorlar.
2. Bilmedikleri şeyleri pratiğe döküyorlar.
3. Bilmedikleri şeyleri öğrenmiyorlar.
4. İnsanların öğrenmesini engelliyorlar.” [1] 
 
Vakıa açısından temel kriz ise Müslüman toplumlardaki hâkim egemenlik biçimleri başta olmak üzere şunlardır: 
 
1) Âlimlerin, bilginlerin, entelektüellerin, aydınların hataları. 
2) Kapitalist ve emperyalistlerin, petrole ve dolara bulanmışların ikiyüzlülükleri ve ittifakları. 
3) Egemen kapitalist ve emperyalistlerin yıkımları.  
4) Paradigma, vizyon ve usul/metodoloji yoksunluğu
 
Bugün için yapılması gereken şey Müslüman toplumların acilen bir bilgi toplumuna dönüştürülmesidir. Çünkü Kur’an, ilahi bir hitap olarak bir bilinci talep eder. Bu bilinç yoksa Kur’an’ın çoğu söylemi bir Müslüman için kapalı, anlaşılmaz, dogma vs. olarak kalacaktır.  Kur’an’la muhatap olan ve onu kabul eden ilk nesil, istisnasız tamamı entelektüel bir düzeye çıkmıştı. Yoksa Kur’an’ın, ona iman edenleri “karanlıklardan çıkarıp aydınlığa” ulaştırma söylemi salt bir tevhid, cennet-cehennem olgusu vb. değildir. Tevhid bilinci, bizzat Kur’an tarafından inşa edilmiş bir bilinçti ve bu açıdan Kur’an, ilk neslin tamamını entelektüel yapmıştı. Eğer bu gerçekleşmeseydi bugün için bile bir Bilal-i Habeşi’den, Ammar b. Yasir’den, Ebubekir, Ömer, Ali, Osman, Ayşe vs.’den söz edilemezdi. Ama maatteessüf ki bugün Müslüman toplumlar İslam’ı/Kur’an’ı öğrenmek istiyor mu istemiyor mu, bu büyük bir tartışmayı gerektirir ki bizim tavrımız şu an için “Müslümanların, İslam’ı/Kur’an’ı öğrenmek istemiyor” oluşları yönündedir. Öğrenmeyi, başkasının söylemine, vaazına havale etmiş Müslüman bir birey ve toplumdan, Müslüman bir entelektüel birey ve toplum çıkmaz.
...…
 
Kur’an’ın seksen altı suresi (bazı âlimlere göre seksen sekiz) suresi Mekke’de nazil olmuştur. Medine’de nazil olan yirmi sekiz surenin toplam ayet sayısı 1664’tür. Bugün elimizde olan ve dünyanın her tarafında bulunan Mushafların nizamı, Küfî ekolü âlimlerinin Hz. Ali'den rivayetle peygamberimize (a.s) dayandırdıkları bir tertiptir. Bu Kur'an'daki mevcut ayet sayısı 6236'dır. Medine’de inen ayetleri bundan çıkardığımızda, Mekke’de inen ayetlerin sayısı 4572 olmaktadır. Bu durum, çok az bir farkla Kur’an’ın dörtte üçünün Mekke’de nazil olduğunu gösterir. Bu durumda Kur’an’ın temel paradigmasının Mekke’de inşa edildiğine delalet eder. O halde Mekke döneminde inen sure ve ayetler Kur’an’ın temel ilkelerini oluştururlar. Bu durum, Medine döneminde inen ayetlerin ilke barındırmadığı anlamına gelmez. Sadece kurucu özelliğin Mekke’de oluşturulduğu gerçeğini ortaya koyar. Yani Kur’an’ın kuşatıcı ufku Mekke döneminde inen surelerdedir.
 
Buradan hareketle sonraki yazılarımızda ele alacağımız kriz alanlarına bakış açımızı şu yöntem üzerinden kuracağız:
 
“Kur’an’ın şer’i hükümleri ortaya koyması genel olarak küllîlik (tümel, kuşatıcı, bütünsel) esasına dayanır; cüz'îlik (tikel, parça, kısım) ilke olarak benimsenmemiştir. Eğer cüzi (tikel) bir hüküm gelmişse, o sonuç itibarıyla yine bir külliye dayanmaktadır. Bu da ya itibar yoluyla ya da aslın manası yoluyla olmaktadır. Ancak hususi bir delil ile şahsa özel olduğu belirtilmişse, bu bir istisna teşkil eder. Hz. Peygamber'e has olan bazı hükümler gibi. İstikradan sonra buna şu husus delâlet etmektedir: Kur’an, ço¬ğu kez beyana muhtaçtır. [2] Kur’an’ın yasamaya dair hükümleri çok azdır…
 
Durum böyle olunca, Kur’an muhtasar olmasına rağmen cami' (kuşatıcı) olmak durumundadır. Cami' olabilmesi için de, muhteva¬sının küllî (tümel) esaslar olması lâzım gelecektir. Çünkü şeriat ‘Bugün size dininizi tamamladım.’ ayeti gereğince tümünün nazil olmasıyla tamamlanmıştır… Sonra biz şeriatın, manevî küllî esaslarına rücû edişine bak¬tığımızda, Kur’an’ın onların tümünü içermiş olduğunu görürüz. 
Bunlar zarûriyyât, hâciyyât, tahsîniyyât ve bunlardan her birinin tamamlayıcı unsurları (mükemmilât) olmaktadır.” …
 
“Medine döneminde inen surelerin Mekkî sureler üzeri¬ne bina edilerek değerlendirilmeleri, keza Mekkî ve Medenî olan surelerin de kendi aralarında nüzul sırasına göre birbi¬ri üzerine tertip edilerek ele alınmaları gerekir. Aksi takdirde doğru olmaz. Bunun delili şudur: Medine döneminde gelen surelerin manası çoğu kez Mekkî olanların manası üzerine kurulmuş¬tur. Nitekim her iki dönemde, sonra gelen nasslar da, daha önceden gelmiş olanların üzerine tertip edilmiştir… Bunu teyit eden ilk şahit, şeriatın bizzat kendisidir; çünkü o, ahlâkî güzellikleri tamamlamak ve İbrahim'in şeriatından tahrife uğrayan şeyleri düzeltmek için gelmiştir.” [3] 
 
(Vurgular bize aittir. Devam edecektir.)
 
 
[1] Şatıbi, el-İ’tisam, İ’tisam Yay. İst. 2014, s.113
[2] Bu tespit İmam Şatıbi’nin düşüncesinde, Kur’an’ın anlaşılması açısından özsel olarak Kur’an’dan değil, Kur’an ile olan muhataplık açısından geçerlidir. Ki Kur’an’daki Mekki-Medeni ve muhkem-müteşabih olgusu dikkate alındığında İmam Şatıbi’nin ne demek istediği daha rahat anlaşılabilir.
[3] İmam Şatıbi, el-Muvafakat, İz Yayınları, İstanbul 2010, Cilt 3, s.329-410 
  Bu yazı 994 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI