Bugun...
SON DAKİKA

Hilafete İhanetin 95. Senesi

 Tarih: 03-03-2019 08:32:00  -   Güncelleme: 03-03-2019 08:45:00
Harun Çetin
Hilafetin manasını bilmeden, bilemeden geçen 95 sene. Öyle bir zihin iğfaline maruz bırakıldık ki, akide ve fıkıhta koca bir bahis olan İmamet-i Kübra’yı bilmiyoruz, bilsek de dile getirmiyoruz, bildirmiyoruz ve talep etmiyoruz. 
 
Bu kısa yazıda talep etmediğimiz, ses etmediğiniz, unuttuğumuz, gafil bırakıldığımız hilafetin/imametin ne olduğunu, İslam için ne mânaya geldiğini izaha gayret edeceğim.
 
Evvela şu vurucu hakikate dikkatinizi celbetmek isterim. Düşünün, âlemlerin efendisi, mahlukatın en şereflisi, âdemoğlunun gözbebeği, anamız babamız ona feda, Allah’ın habibi ve rasulü Muhammed Mustafa Aleyhisselatü vesselam irtihal buyurmuşlar, mübarek naaşları şöyle bir kenarda yatırılmış iken, onun yolunda can baş feda eden, kanını, malını sel gibi savuran hem evvelki kutsal kitaplarda hem Kelam-ı Kadim’de pek çok ayetle methedilen ashab-ı güzin ne yaptı? Sizlere ve tarih kitaplarına bir sualdir bu.
 
 Ashab o hüzün hengâmesinde ne yaptı? Canlarından bile daha çok sevdikleri, uğrunda oğullarıyla veya babalarıyla harbettikleri Muhammed Aleyhisselamın vedası henüz vaki olmuşken Ben-i Sakife çardağında İmamet meselesini konuştular ve hallettiler. 
 
Bu ne kadar mühim bir mevzu idi ki, kâinat tarihinin en hüzünlü gününde, en gamlı saatinde bu meselenin konuşulması icab etti? Soruyu siyerden açtık akaide geçiş yapalım cevap için. Neden mi icab etti?
 
“Biliniz ki insanlar üzerine kendilerinin bir imamı olması gerektiği Kitap, sünnet ve icma ile hilafet sabittir, emirlik kaim meşru ve vaciptir.” 1
 
“Bizim imamımız ki o halifedir, görmeden bir gün geçirmemiz caiz değildir. Çünkü kim ki gerçekten imamını görmeden ölürse muhakkak o küfre girer. İmamını inkâr eden bu farzları inkâr etmiş olur ve kim farzları inkâr ederse küfre düşer.” 2
 
“Nebiler ve resullerden sonra imametin hak olduğu amme tarafından kabul edilmiştir. Peygamber Efendimizin irtihallerinden sonra ashabın bir imamın vacip olduğu hususunda ittifak ettiklerini biliyoruz.” 3
 
“Sahabe Peygamberimizin vefatı sonrası imam tayiniyle meşgul olmuşlar ve imameti kâfirlerle savaş, kazanç gibi farzlara takdim etmişlerdir. Böyle bir zorunluluk olmasaydı diğer farzlara takdim etmezlerdi. Çünkü âlemin bekası ancak ihtilafları gidermek, mazlumun hakkını zalimden almak ve yeryüzünde fesat çıkaranların öldürülmesi ile olur, zira anlaşmazlık yok olmazsa âlemin bozulmasına sebebiyet verir. Bunların ortadan kalkması ancak imamın varlığıyla mümkün olur.” 4
 
“Şia, Hariciler ve Mutezilenin çoğunluğu ile birlikte ashabımızdan kelamcılar ve fukahanın cumhuru imametin vacip ve yerine getirilmesi gereken bir farz olduğunu kabul ettiler.” 5
 
“Çünkü hilafet, kıblenin ve rekâtların sayılarının bilinmesi gibi gereken umumi bir farzdır.” 6
 
“Kaideye göre aklen, peygamberlik neyle sabit olduysa imamet de onunla sabit olmuştur.” 7
 
“İmamet dinin şera’iinden bir şeriattır.” 8
 
“Hem varid olan haberler hem de sahabenin icması hilafet için birinin mutlaka seçilmesi gerektiği ile ilgili açık bir huccettir.” 9
 
“Allah’ın dininin korunması, şeriatın uygulanması ve öğretilmesi ancak imamla mümkündür.” 10
 
“Biz deriz ki, din işlerinin nizamı ancak dünyanın nizamıyla, dünyanın nizamı da ancak kendisine itaat edilen bir imamın varlığı ile elde edilebilir. Şayet kendisine itaat edilen bir imam tayin edilmediğinde bu fitne ve kargaşalar devam edecek, kılıçların şakırtısı her tarafa yayılacak, kıtlık baş gösterecektir. Böylece imam nasbının vucubiyeti şeriatın terkine yol bulunmayan zaruriyatından oldu. ” 11
 
“Halife tayininin vacip olduğu konusunda icma vardır. Müslümanların dini, siyasi ve adlî işleri yürüten bir halife seçmeleri Müslümanlara vacipdir.”  12
 
Gördüğünüz gibi, akaid ve kelam kitaplarımızda imamet/hilafet meselesinin önemi nasıl da anlatılıyor? Bir şeyin olmasının vücubiyeti, olmamasının tehlikesine de işarettir aynı zamanda. Din ve dünya işlerinin Müslümanların lehine seyir etmesi için imamın olmasının gerekliliği çok aşikârdır. Siyerle başlayıp, akide kitaplarıyla önemini anlattığımız imamet müessesinin olmaması durumundaki tehdidi hadislerle izah edelim:
 
“Kim bir imama beyat etmeden ölürse cahiliye ölümüyle ölür.” 13
 
Allah cümlemizi böyle bir tehlikeden muhafaza buyursun, tehdid-i nebeviden yakamızı tez zamanda kurtarsın. Âmin!
Şu kan ve gözyaşı dolu asrımızda, sığınağımızın olmaması hali o kadar acı ki, ne kadar anlatsak az gelir. İslam âleminin her köşesi harap bîtap, Rus, Amerikan, Çin vesaire müstekbir kâfirlerin postalları altında adım adım izzetiyle, şerefiyle, ırzıyla çiğnenmekte, harim-i ismetimize tükürülmektedir. 
 
Ya İmamımız/Halifemiz/Emirü’l-Mümininimiz olsaydı böyle mi olurdu acaba?
 
Bu hususta Efendimiz Aleyhisselam buyurdular ki:
 
"İmam (Halife) bir kalkandır. Onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur."14
  
Evet, imametin muhafızlık durumunu da tarih ilmine başvurarak teyid edelim. Eğer halifemiz varsa ve güçlüyse durum şöyle olur:
 
Bir gün Bağdad’ta Abbasi sarayında bir ses yankılandı “Vaa Mutesım vaa Mutesım”
Halife Mutasım o sırada elini tam soğuk şerbet kadehine uzatmıştı ki; veziri heyecanla huzura girip: “Ey Müminlerin emiri! Âmuriyye’yi Bizans valisi işgal etti, bir Müslüman kadını yerde sürükleyerek esir ettiler ve kadın sürüklenirken “ey Mutasım nerdesin?” diye nida etti.” dedi.
Halife Mutasım bardağa ağzını hiç sürmeden yanındaki adamına “Bu bardağı ve içindekini benimle getir, 4 bin kır at hazırlayınız, gidiyoruz.” dedi. Ve hilafet ordusu süratle Amuriyye’ye geldi, Bizans askerlerini ve valisini cehenneme yolladıktan sonra Halife kadını yanına çağırtarak “Ey kadın, söyle bakalım bizden razı mısın, imdadına yetiştik mi?” diye sordu. Kadın razı olduğunu söyleyince Halife yardımcısına şöyle dedi: “Getir bakalım o soğuk şerbeti şimdi bize helal oldu.”
 
Eğer halifemiz varsa ve güçsüzse nasıl olurdu durum? Şöyle:
 
Osmanlı sultanlarından ismi pek bilinmeyen Sultan Birinci Abdülhamid vardır. O tahtında otururken veziri huzura girer ve “Sultanım! Ruslar Kırım’daki Ozi Kalesini ele geçirdiler. 40 bin Müslümanın tamamını kılıçtan geçirerek şehid ettiler.” Bunu duyan İslam halifesi I. Abdülhamid bir anda durgunlaşır ve olaya şahit vezirler sultanın alnından çatlama sesi gibi bir ses geldiğini işittiklerini söylerler. Yani sultan, halkına yapılan bu katliamın acısını duyar duymaz alnında bulunan damar çatlamış ve inme inmiştir ve gecesinde de vefat etmiştir.
 
Mutasım’ın haberi şerefli bir zafer, I. Abdülhamid’in haberi de şerefli bir ölüm. 
Abbasi halifesi Mustasım'ın 1258'de Moğollar tarafından öldürülmesiyle ümmet ilk defa imamsız kalmıştı. Bu 3 sene gibi kısacık halifesiz devirde İslam uleması, fakihleri devreye girmiş ve daha evvelki müctehid imamların rehberliğinde ümmetin bu durumdan kurtulması için çareler üretmişler ve devrin azametli fakihlerinin kılavuzluğunda ümmet fikrî ve fıkhî karmaşadan kurtulmuştur.
 
 İmamet-i Kübra'nın varlığından bahseden her siyasi metin veya söz ehl-i hâl ve'l-akd denilen fakihleri mevzubahis yapmak zorundadır.
 
 İmametin varlığı ile bu fakihlerin varlığı arasındaki ilişki doğru orantılıdır. Demek ki, bu ümmetin âlimlerine ve fakihlerine düşmektedir. 
 
 
Ey Âlem-i İslam’ın uleması, fakihleri! İmamsızlık ve beyatsızlık günlerimizin ve saatlerimizin vebali sizin boynunuza yüklenmiştir. Allah, bu ümmeti ulemaya teslim etmiş, imamet müessesinin teşkil vazifesini sizlere tevdi etmiştir. Ümmetin suskunluğundan şikâyet etmeyin, zira bu ulemasının suskunluğundan ileri gelmektedir. 
 
İcmaen sabit olan hilafetin nasbı meselesi bugün ihmal ettiğimiz en büyük farzdır, bu sebeble cihad gibi en büyük ibadetlerimizden mahrumuz ve neticede mağduruz. İmamsızlığı, patates soğan kadar dert etmediğimiz her an zillet bize duçar kılınmıştır.
 
Allah’ın ve lanet edici herkesin laneti can evimiz olan hilafet müessesine ihanet edenlerin üzerine olsun diye dua ettikten sonra müjdeleyen bir hadisle tamamlıyoruz: 
 
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
 
“Nübüvvet, aranızda Allah’ın olmasını dilediği kadar olur, sonra onu kaldırmayı dilediği zaman kaldırır. Sonra nübüvvet menheci üzere bir hilafet olur ve Allah’ın olmasını dilediği kadar olur, sonra Allah onu kaldırmayı dilediği zaman kaldırır. Sonra ısıran bir mülk olur ve Allah’ın olmasını dilediği kadar olur, sonra onu kaldırmayı dilediği zaman kaldırır. Sonra cebrî bir mülk olur ve Allah’ın olmasını dilediği kadar olur, sonra onu kaldırmayı dilediği zaman kaldırır. Sonra nübüvvet menheci üzere bir hilafet olur."
 (Müsned-i Ahmed bin Hanbel)
 
 
 
dipnot:
 
  1-et-Temhid fi Beyâni’t-Tevhid, s. 225.
 2- Ebu Muin en-Nesefi, Bahru’l-Kelam fi Usuliddin, s. 328.
 3- İmam Maturidi, Risale fi’l-Akaid, s. 21.
 4- İmam Pezdevi, Usuliddin, s. 186.
 5 - Abdülkahir Bağdadi, Usuluddin, s. 272.
 6 - Abdülkahir Bağdadi, Usuluddin, s. 280.
7- Ebu Seleme es-Semerkandî, Cümelü Usuliddin, s. 89.
 8- İbn Furek, Mücerred Makalati’ş-şeyh Ebu’l-Hasan el-Eşari, s. 180.
9-  Ebu Ya’la el-Ferra, Mu’temed fi Usuliddin, s. 222.
 10 -Hâlimî, el-Minhac fi Şuabi’l-İman, c. 3, s. 149.
  11-İmam Gazali, el-İktisad fi’l-İtikad, s. 127-128.
 12- İmam Taftazanî, Şerhu’l-Akaid, s. 285.
  13- Müslim, İmare, s. 58.
  14- Buhari, 2737; Müslim, 3428; Nesei, 4125; Ahmed b. Hanbel, 10359.
 
  Bu yazı 666 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • SON YORUMLANAN HABERLER
  • SON YORUMLANAN VİDEOLAR
YUKARI