Bugun...


Musa Akkaya

facebook-paylas
Denksizliğin Egemenliği Altında İnsan Hakları
Tarih: 10-07-2018 22:47:00 Güncelleme: 10-07-2018 22:47:00


Herakleitos, “Bir çok şey öğrenmek, bakış derinliği ve feraset vermez”demişti. Bu çerçevede insan hakları konusunda  çok şey bilinir, yazılır, söylenir ancak söz konusu hakların üstün gücünün nereden geldiği ve bu hakların koruma altına alınması hususları çoğunlukla  geçiştirilir. O halde bir kaç bölümde bu hususlarla ilgili sorunları tek tek analiz edip, genel çerçevede "İnsan Hakları nedir"  perspektifiyle çözümleyelim... Örneğin, İnsanlar hangi noktalarda eşit değildir? Diye, bir soru soralım..


              Dikkat edilirse bu soru, insanların belirli noktalarda eşit olduğunu vurguluyor. Fakat biz daha çok insanın hangi noktalarda eşit olmadığını çözümleyeceğiz. Çünkü bunun zıttı (eşitsizliğin) eşitliğin ne olduğu hususunda da yardımcı olacaktır. Örneğin Adaletsizliğe sitem ediyorsak, arzuladığımız şey Adalettir... Peki, nedir bu noktalar?


              "Hiç düşünenle  düşünmeyen, çalışanla  çalışmayan, üretenle saf tüketen bir olur mu?" Elbette olmaz! Şöyle ki zıt durumlar  göz önüne alındığında, insanın kendini tanıması ve sonrasında gelişen süreçlerde, zıtlıklardan "olumsuz" olan, "olumlu" olana baskın gelmiş, galebe çalmıştır. Bu düşünce ekseriyetinde, denksiz durumu  denkli  hale getirmek  için eşitlik kavramını uygulamak uygun düşecekti. Bu sayede olumsuzluk ortadan kalkacak ve bütün insani haklar özüne temayül edecekti. Maalesef,  genel itibariyle olumluzluğun, denkliği alt ettiğini, tarih sayfalarının çoğunda görebiliyoruz.


Başaramadılar! Kuşkusuz ister Mezopotamya'ya gidin ister Mısır'a, İnka'ya, Akdeniz'e, Çin'e, Antik Yunan'a... Hülasa nereye giderseniz gidin bu denksizlik birileri tarafından  korunagelmişti. Ve diğerleri -yani başarısız olanlar  yahut başarıya uzanan  yola  baş koymayanlar-, her daim ya tökezlemiş ya uyuya kalmıştı... O halde, bu süreçlerden birini yaşamış fakat atlatamamış olan Antik Yunan'dan başlayarak, Orta Çağa kadar olan uzun maratonun kısa bir bölümünü anlatalım.


Evet, yukarıda bahsettiğim soru elbette tarihsel düzlemde kendisine her daim cevap aramıştır: Eski Yunan'da polisin (şehir devletleri) ve politeslerin (yurttaş) arasındaki denksiz oluşumu benzersiz bir ayrılığın simgelerindendi. Poliste yaşayanlar tam hak sahibi özgür erkekler, onlara bağlı kadın ve çocuklar, metoikoi (vatandaşlık haklarına sahip olmayan yabancı sakinler) köleler  ve göçmenler olarak   görülmekteydi. Elbette tüm bu ayrıştırma bir sonraki -polis ve polites kavramına savaş açmasa da insan bilincinin az bir farkla ortaya çıktığı sofistik süreçte-, Protagoras’ın ünlü özdeyişiyle tarihin dokusuna zuhur etmişti: "Metron antropos panton" (İnsan herşeyin ölçüsüdür)  Bu bağlamda eşitlik insanın temel hürriyetidir! Anlayışı, az da olsa zihinlere rücu etmişti.

 

Daha sonra  -Antik Yunan'ın; ekonomik yapının bozulduğu, toplumsal birliğin dağıldığı ve siyasal yapının istikrarını yitirdiği dönemde- düşüncede de ciddi kırılmalar ortaya çıkmıştı. Polise ve polites kavramlarının içeriğine tam anlamıyla savaş açan Kyrene ve Kynik Ekolleri insanı ve insanın mutluluğuna  ilişkin  çalışmalarıyla,  yerini daha sonra antikitenin insan üzerine en gelişmiş yaklaşımını, Helenistik Dönem’in en büyük düşünce okulu olan Stoa'ya bırakmıştı. Herakleitos’tan "logos" (evrensel akıl) kavramını alan ve özelde  Atina’nın genelde ise  Antik Yunan polislerinin çözülüş, dağılış sürecinde ortaya çıkan bu okul, ahlak sorununu ya da açıkçası insanın mutluluğu sorununu erdemde, erdemi doğaya uygun yaşamda, doğaya uygun yaşamı ise logosa, akla ve aklın etik değerlerine uygun davranışlarda bulmuştu. Daha geniş bir tabirle insan olmanın ve mutluluğun zeminini ve çerçevesini çizen polis artık yoktur; o halde mutluluk polis  düzeninin dışında ve üstünde, tüm evrende aranmalıydı. Ve bu sayede temel insan haklarının önü açılmalıydı.   Peki, bu okulun düşünsel sistemi nasıl icra edildi?

 

Bakınız, Roma, Helenizm’den aldığı Stoa’yı biraz mutasyona uğratarak kendi hiyerarşik düzenine meşruluk kazandırdıysa, Ortaçağ Hristiyanlığı da Roma Stoasının insan tanımlamasını kendine uydurmuştur. Bir farkla ki artık insan akıl sahibi olduğu için değil iman sahibi olduğu için değerliydi. Ortaçağ Hristiyanlığının düşünsel ve dogmatik ilkelerini belirleyen isimlerin başında gelen St. Auqustinus’a göre adaletin, eşitliğin gerçekleştiği ve insan olmanın gerçek anlamını kazandığı devlet, ne Stoa’nın kosmopolisi, ne de Roma’nın res publicasıdır; insanlık, yurttaşlık, adalet ve devlet tanımlamalarının gerçek ve biricik karşılığı ancak Tanrı Devleti’dir. Peki, Tanrı hangi devletindi?


 O halde şunu söyleyebiliriz ki: Denksizliğin elinde gelişmiş kuramlar, özünden oldukça sıyrılmış bir vaziyete hizmet sunmaktaydı. Ve oluşan iki temel bileşen- Tanrı devleti ve us yönetimi-, birincil elden çıkarak,  birilerince temelde var olan düşünce ekolünü büsbütün değiştirmişti. Bu da temel düzenin başkalaşım geçirmesine sebep olmuştu. Sonuç olarak insanın temel hakları ve bu bağlamda ele aldığımız eşitlik kuramı birilerince kontrol altında tutularak denetim ve denksizlik iktidarlığı altında ezilmişti.


Bu yazımda kaba taslak çözümlediğim tarihin, Antik Yunan kıskacındaki temel sorunsallıkları ikinci yazımda, bütünselliğe taşıyarak, "Tanrı devleti  Ve  Us  Yönetimi  Altında  İnsan  Hakları" başlığı altında sizlerle   buluşturarak  söz konusu insan haklarının üstün gücünün nereden geldiği ve bu hakların koruma altına alınması noktasındaki sorunsallıkları çözümleyeceğim.                                                                                      
                                                                                                                          Şimdilik Allah'a Emanet olun...





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARA
YUKARI