Bugun...
SON DAKİKA

Harun Çetin Hoca'dan Hayrettin Karaman'a Müdellel Reddiye

Timeanaliz.com yazarlarından Harun Çetin Hoca, '' İttihaddan İhtilafa '' kitabında Hayrettin Karaman'ın verdiği bazı fetvaları, söylemleri ve görüşleri üzerine reddiyelerde bulunmuştu. Önemine binaen reddiyeyi siz değerli Timeanaliz okuyucularıyla paylaşmayı uygun gördük:
facebook-paylas
 Tarih: 10-04-2019 07:45:18  -   Güncelleme: 10-04-2019 13:32:18

Harun Çetin Hoca'dan Hayrettin Karaman'a Müdellel Reddiye
Hayrettin Karaman’ın yıllarca bu ülkede Dinlerarası Diyalog fikrini savunduğunu ve bugün terörist olduğu anlaşılan itikadı bozuk Fethullah Gülen’in “fetvacıbaşı” olduğunu ve bu örgütün kanalı STV’de programların vazgeçilmezi olduğunu cümle âlem biliyor. Kendisini müçtehit ilan ettiği halde, sessizce bu hatasından sıyrılmaya çalışan ve diyalogla alakalı yazdığı eseri gözden kaybetmeye çalışan Hayrettin Karaman’ın aşağıdaki görüşleri aynen Fethullah Gülen’in görüşleri ile paraleldir.
 
Polemik Değil Diyalog” isimli kitapta Allah Teâla’ya şirksiz ve ahirete şeksiz iman edip bir de iyi/düzgün bir hayat yaşayan Ehl-i Kitab’ın kurtuluşa ereceğini, bunların Müslüman olmalarının gerekmediğini söylüyor.
 
Yeni Şafak’taki yazısında ise şöyle diyor:
“M. Abduh, Reşîd Riza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı âlimlere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i kitab da, şirk koşamadan Allah’ın birliğine ve ahirete iman eder, salih amel işlerlerse, Son Peygamber’i de –bildikleri takdirde- inkar etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler.” 1
 
“Peygamberimiz’in gelmesinden sonra Ehl-i kitap da İslam’a davet edilmiştir, bunda şüphe yok, ancak Müslümanlığı kabul etmemeleri halinde davet edildikleri başka seçenekler de vardır; Sulh, teb’a olup cizye verme ve çağdaş bazı alimlere göre “Allah’a şirksiz, ahirete şeksiz inanma, salih amel ve Peygamberimiz’i inkar etmemek, O’nun da hak peygamber olduğunu kabul etmek.”
 
Soru: “Hristiyanlar cennete gidebilir mi? Kur’ân’daki âyetlerden Bakara/2:62 ve Mâide/5:69’a göre “evet”, gidebilirler. Ama yine Kur’ân âyetlerinden Mâide/5:72 ve Âl-i İmrân/3:85’e göre ise “hayır”, gidemezler. Demek ki, bu konuda da Kur’ân’da çelişki vardır.”
 
Cevap: “Hayır, Kur’ân’da çelişki yoktur; çelişki bazı kafalardadır. Kur’ân’ın cennete gireceklerini bildirdiği Yahudîler ve Hristiyanlar ile cehenneme gireceklerini bildirdikleri arasında fark vardır. Allah’a şirk koşmadan, Allah’ın bildirdiği dinlerine göre yaşayan ehl-i kitap (Yahudîler ve Hristiyanlar) cennete girecekler, şirke düşenler, “İsa Allah’ın oğludur…” diyenler, kendi dinlerine göre zulmedenler, haram yiyenler cehenneme gireceklerdir. Nitekim Müslümanlar da böyledir; iman ve salih amel sahipleri cennete, günahkârlar ise cehenneme gireceklerdir. Bunun böyle olduğunu bildiren âyetler arasında çelişki yoktur, birbirini tamamlama, konuyu bütünüyle açıklama ilişkisi vardır.” 2
 
 “Allah’a iman, ahirete iman ve amel-i salih” diyor. Bunları nazarı itibara alınca ben diyorum ki, İslâm, Ehl-i kitabı, tek seçenek olarak –son dinin mensubu olmak manasında– Müslüman olmaya çağırmıyor, “hanîfiyyete” (Hz. İbrahim çizgisindeki tevhîde ve bu manada İslâm’a) çağırıyor. Şöyle buyuruyor: “De ki, Allah doğruyu söylemiştir öyle ise tevhîde bağlanarak atanız İbrahim’in dinine uyun; o müşriklerden değildi.” (Âl-i İmrân: 3/95) Çağrı budur.” 3
Hayrettin Karaman böyle buyurmuş. 
 
Ama bakalım Yüce Kur’an’ımız ne buyurmuş:
 
“De ki: ‘Ey insanlar! Ben, sizin hepinize gönderilmiş Allah’ın bir peygamberiyim! O Allah ki, göklerle yerin mülkü O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Hem diriltir, hem öldürür. Onun için, gelin Allah’a ve O’nun ümmi nebi olan Resulüne iman edin. O, Allah’a ve O’nun kelimelerine iman getirendir. O’na tâbi olun ki hidayete eresiniz.” 4
 
Hatemü’l Enbiya Muhammed Mustafa (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
 
“İslam’a gir ki kurtulasın! Allah da sana ecrini iki kat versin. Eğer yüz çevirirsen, bütün etbâ’ının günahı senin üzerine yüklenecektir.” 5
 
Yine Buhari’de şöyle bir olay anlatılmaktadır: Resulullah (s.a.v.)’e hizmet eden bir Yahudi çocuğu vardı, bir ara çocuk hastalandı, Resulullah (s.a.v.) onu ziyarete gelip başının yanına oturdu ve ona: “İslam’ı kabul et!” buyurdu. Bunun üzerine çocuk, yanında duran babasına baktı, babası ona: “Ebu’l Kasım (s.a.v.)’a itaat et.” deyince çocuk Müslüman oldu. Resulullah (s.a.v.), o çocuğun yanından: “Onu ateşten kurtaran Allah’a hamd olsun.” buyurarak ayrıldı.” 6
 
Başka bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Benim ümmetimden yahut Yahudilerden veya Hıristiyanlardan her kim beni duyar da bana inanmazsa cehenneme girer.” 7
 
Ne diyelim Karaman’ın iddiası ortada, dinimizin hükmü ortada. Ama Karaman aynı hatada ısrarcıdır: “Şimdi bir adam hem ehl-i kitap olur hem de kâfir olmayabilir mi? Evet, bu mümkün. Bunun delili, işte o 62. ayettir. Bu ayete göre Allah’a şirksiz inanan, ahirete iman eden kâfir değildir.” 8
 
Hâlbuki Hz. Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Kendileri kâfir olmuş olan o Ehl-i Kitap ve müşrikler; gerçekten içerisinde ebedi kalıcılar olarak cehennem ateşindedirler! İşte sana! Onlar, yaratıkların en kötüsü ancak onlardır.”  9
 
Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimden, Yahudilerden veya Hıristiyanlardan beni duyar da sonra bana inanmazsa cennete giremez.”
 
 
ZİNA HUSUSUNDA YENİ HAYRETTİN KARAMAN-ESKİ HAYRETTİN KARAMAN
 
Bu husuta Ebubekir Sifil Hocamızın, Milli Gazete’de yazmış olduğu seri reddiyelerden faydalandık.
 
Yeni Hayrettin Karaman’a göre recm cezası hadi değildir:
“Zina suçunun islam Hukukuna göre cezası, usulüne uygun olarak vurulan yüz sopadır. İffete ek olarak aile kurumunu korumak için evli olanların zina suçuna, recim gibi farklı ve daha ağır bir cezanın uygulanması had (sabit, değişmez) ceza değil, tazir (değişebilir, yöneticilere bırakılmış) bir cezadır. İslam tarihi boyunca da nadir olarak uygulanmıştır.” 10
 
“Recim cezası, bilindiği üzere, zina eden evli erkek ve kadının taşlanarak öldürülmesidir. Genellikle fıkıh kitaplarında bu ceza, İslam’ın değişmez cezalarından bir olarak gösterilmiş olmakla beraber farklı ictihadlar da mevcuttur. Kur’an-ı Kerim’de evli bekar ayrımı yapılmadan zina suçunun cezası recim değil, celde (belli usul ve şekilde yüz sopa) olarak ifade edilmiştir. Hz. Peygamber zamanında bir iki recim uygulaması olmuştur; ancak hüküm ve uygulama şekline bakıldığında bu cezanın had (değişmez ceza) değil, takdiri ve uygulaması yöneticilere bırakılmış “tazir” çeşidinden bir ceza olduğu anlaşılmaktadır.” 11
 
“İslam’ın temel kaynağı Kur’an’a göre zina eden erkek ve kadına yüz mutedil (sakat bırakmayan, vücutta iz yapmayan) sopa vurulur. Kur’an bu cezada evli ile bekarı ayırmıyor. Hadislerde birkaç evli zaniye recim uygulandığı anlatılıyor; ancak bunun devamlı ve gerekli bir ceza olduğuna dair kesin delil yoktur, tazir (suçu önlemek için yönetimin tarihi olarak uygun bulduğu, değişmeye açık) ceza nevinden olduğu anlaşılmaktadır.” 12
 
İşte bunlar Hayrettin Karaman’ın yeni görüşleri. Eski Karaman nasıl düşünüyormuş bakalım: 
 
“İslâm’ın bir bütün olarak yaşandığı zeminde evli olan kişi, eşinden memnun değilse ayrılabilir. Memnun olmayan erkek ise ayrılma yanında ikinci bir eşle daha evlenme imkânına sahiptir. Bunun da ötesinde -savaş sonucu alınan kadın esirler cariye statüsüne sokulmuş ise- bunlardan alma imkânına sahiptir. Ayrıca kişileri zinaya sevkeden bütün tahrik vasıtaları yasaklanmıştır. Duvarlarda, sinema ve televizyonda, gazete ve dergilerde… kişiyi fuhşa çağıran manzaralar yoktur. Kadın örtünmüş, karşı cinsle ilişki zarûret seviyesine indirilmiştir. Bütün bu şartları gerçekleştirdikten sonra aileyi kesin olarak korumak isteyen İslâm, evli şahısların zinasını kesin olarak yasaklamakta ve bu yasağa uyulmasını sağlamak için de en ağır ceza olan recmi koymaktadır. 
 
Bekârlık bir tahrik sebebi olduğu için bekârın zinasının cezası daha hafif olmuştur. Recme sebep olan evlinin zinasını önlemek için alınan tedbirlere rağmen birisi bu fiili işlerse cezanın uygulanabilmesi için mahkemde isbat gereklidir. İsbat ve cezanın uygulanması öyle şartlara bağlanmıştır ki bunların gerçekleşmesi hemen hemen imkânsızdır. Tarih boyunca recim cezasının uygulanmasında görülen nedreti (azlığı) bu noktada aramak gerekir. Bu şartlar konurken âdetâ recim ezasının, uygulanmaktan ziyade caydırıcı bir müeyyide olması düşünülmüştür.
 
“Şimdi suâlinize geliyorum: İslâm’da bir hüküm ictihad ile ortaya konmuş olursa buna bir başka müctehid karşı çıkabilir. Recim cezası ve bu cezanın ölümle sonuçlanacağı hükmü ictihada değil nassa dayanmaktadır. Aşağıda bir kısmını vereceğimiz hadîsler sağlam ve kesin hüküm ifade eden hadîslerdir. İctihad yoluyla bunlara karşı çıkmak mümkün değildir.”
“(…) Hadîs âlimleri bu konu ile ilgili rivâyetlerin tevatür derecesine yaklaştığında, sağlam ve açık olduğunda birleşmişlerdir. Bu hadîslerin sened bakımından sahih olmadıkları iddiâ edilemeyeceği gibi te’vil edilmeleri de mümkün değildir; çünkü ifadeleri açık ve seçiktir, bir kısmı uygulama ile ilgili bulunmaktadır; yani Hz. Peygamber (sav) bu suçu işleyen bazı şahısların recmedilmesini emretmiş ve bu emir yerine getirilmiştir…” 13
 
“Yahûdî bir erkek, yine yahûdî bir kadınla zina ederken yakalanmış ve Hz. Peygamber’e getirilmişlerdi. Peygamberimiz suçlulara, kendi dinlerine göre cezalarının ne olduğunu sormuş, onların yalan söylemeleri üzerine Abdullah b. Selâm’ın yardımı ile Tevrat’ta mevcut recm hükmünü bulmuş ve suçlulara uygulamıştı. Aynı hüküm, sünnete dayalı icmâ ile İslâm’a da intikal etmiş ve bu suçu işleyen evli şahıslara -az da olsa- uygulanmıştır.” 14
 
Ebubekir Sifil hoca, şu açıklamayı getirir:
“Bu alıntılar Taha Akyol’un, “Klasik fıkıh ulemasından farklı olarak Karaman, eserlerinde “recm” konusunu ‘nötr’ bir dille anlatmaz, rahatsızlığını belli eden bir dille anlatır ve bunun “diyani” (dinsel) bir kural değil, eski bir gelenek olduğunu belirtir” şeklindeki tesbitinin mutlak olarak alınmasının doğru olmadığını, aksine, “yeni Karaman” dönemine mahsus bir durumu yansıttığını söylememiz gerektiğini ayan beyan ortaya koyuyor.” 15
 
“Zina eden bekâr bir kimseye içtihadla değiştirilemeyecek bir ceza (hadd) verilmesini hükme bağlayan vahyin, aynı suçu evli birisi işlediğinde içtihada açık bir alan öngördüğünü söylemek Karaman hocanın kendi mantalitesi açısından mümkün değildir. Çünkü “Bekârlık bir tahrik sebebi olduğu için bekârın zinasının cezası daha hafif olmuştur”) diyerek bekârlığın bir tür “hafifletici etken” olduğunu, bekâr zaninin cezasının bu sebeple daha hafif tutulduğunu dile getiren kendisidir. Buradan çıkan sonuç şu olacaktır: Tahrik edici bir unsurun (bekârlığın) etkisiyle zina eden kimse, değişmez bir akıbete düçar olacak, yani 100 sopa yiyecek; buna mukabil kendisi için meztûr tahrik edici unsurun söz konusu edilemeyeceği evli kimse, sadece azar işiterek kurtulabilecektir! Zira “ta’zir” dediğimiz cezalandırma şekli, bir ucunda azarlayıp serbest bırakmanın, diğer ucunda öldürmenin yer aldığı geniş bir yelpazeyi ifade etmektedir. Dolayısıyla madem ki recm “ta’zir” kabilinden bir cezalandırmadır, o halde her zaman ölüm cezası vermek şeklinde uygulanacak diye bir kaide yoktur!
 
Nitekim hocanın, recm cezasının uygulanışı ile ilgili olarak “Aynı hüküm, sünnete dayalı icmâ ile İslâm’a da intikal etmiş ve bu suçu işleyen evli şahıslara -az da olsa- uygulanmıştır”  dediğini bir önceki yazıda görmüştük. 16
 
Hayrettin Karaman ve avenesi, nedense ictihat kapılarını zorlamakta, kendi görüşlerini millete dikte etmek için devamlı müctehid imamlarla uğraşmaktadır. Halbuki kendileri, İslam’da çözülmemiş bir mesele kalmamışken, bitmiş meseleleri yeniden gündeme getirerek karışıklık çıkarmaktadırlar.
 
Hayrettin Karaman şöyle demektedir:
“Hicri 4. asırdan itibaren, imamların aşılmaz olduğu kabul edilmiş, bu yüzden ictihat kapısı kapanmış, taklid dönemi başlamıştır. Gelişme durmuş, akıllar donmuştur.” 17 Ortaya mesele sunmadan kendisini müctehid ilan eden Karaman şöyle diyor: “Ben bir İslam fıkıhçısıyım. Siz sualinizin cevabını aramaktasınız. Bende size cevap üretmek durumundayım. Bu ictihaddır.” 18 
 
Yani Karaman, mesele konuşmuyor, yalnız sorulmayan suallere cevap veriyor. Bir sorun olmasa da illa fetva vermek istiyor. Fetva nakletmek herhalde ağırına gittiği için yeni fetvalar üretme peşinde.  Hz. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Fetva vermeye en cüretkâr olanınız, ateşe en cüretli olanınızdır.”
 
Hayrettin Karaman: “İcma bir dönemdeki âlim ve müctehidlerin bir meselede ittifak etmesi anlamında imkânsız bir durumdur. İbn-i Hanbel’de bunun, sahabeden sonra hiç olmadığı görüşündedir. Hem zaten icma vaki olsa bile bağlayıcı değildir, sonraki bir ictihatla bozulur.” diyor. 
 
Hayrettin Karaman şunları söylüyor: “Taklid döneminde ictihadı adeta imkansız kılmak üzere, sun’i olarak, olmayasıya ileri sürülmüş bir takım şartlar vardır. İctihadı kapalı tutmak, insanların gözünü kapatmak için ileri sürülmüştür. Bence ne lazım; Arapça bilmek, yeterince kitap, sünnet, siyer bilgisine ihtiyaç vardır. Usul bilmemiz lazım o kadar. Müctehid olursunuz.” 19
 
İctihad neden imkânsız kılınsın veya ictihad yapmak için neden bu kadar hevesli olunsun? Ben bunu anlamış değilim. Hayreddin Karaman’ın diğer özelliklerini bir tarafa bırakalım, o şu özelliğinden dolayı müctehid asla olamaz zaten: O, ümmet-i Muhammed’e faydalı olacak işler yaparak müctehid olmak istemiyor, yalnız müctehid sıfatını alarak meşhur olmak istiyor. Hâlbuki dört mezhep imamımız başta olmak üzere tüm gerçek müctehidler, yalnız Rıza-i Bari’ye kavuşmak için insanların müşküllerini halletmişler, meselelere çözümler getirmişler ve bunların sonucunda Müctehid unvanını almışlardır. Yani daha işin başında, faideli bir amel ortaya koymadan kendileri müctehid ilan edilmemiştir. Hayrettin Karaman zaten bu noktada müctehid sıfatını almaya hak kazanamıyor. Evet, müctehid olmanın şartları çok zordur. Ama “olmayası” şartlar değildir bunlar. Bence Hayrettin Karaman başaramadığı ve asla başaramayacağı için bu şartlara “olmayası” şartlar demiştir.
 
Bakalım, neymiş İmam-ı Azam’ın, İmam-ı Şafii’nin, İmam-ı Malik’in ve İmam-ı Hanbel’in üstesinden geldiği müctehitliğin şartlarından bazıları:
 
1)Kitap Bilgisi: Yani edile-i şer’iyyenin ilki olan Kur’an-ı Kerim’i en iyi şekilde, lâfzen ve manen bilmektir.
2)Sünnet: Hazret-i Peygamberimizin (s.a.v.) hayatını bilmek. Hadis-i Şerifleri senetleriyle beraber bilmek. İmam Ahmed bin Hanbel Hazretleri, her müctehidin aynı zamanda bir fakih olduğunu söyledikten sonra, her fakihin asgari 400.000 hadis-i şerifi senetleriyle ezbere bilmesinin lazım olduğunu söylemektedir. Hadislerin sahihini zayıfından, makbulünü merdudundan ayırması şarttır. 
3)İcma: Ümmet-i Muhammed’in Kitap ve Sünnet’e dayanarak çıkardıkları hükümleri iyice bilinmesi ictihadın şartlarındandır. İmam-ı Şafii, er-Risale’sinde; müctehidin icmayı bilmesinin şart olduğunu söylemiştir. 
 
Ayrıca çok iyi Arapça bilmesi lazımdır müctehidin. İmam-ı Gazali’ye göre; Arapların hitabını ve kullanım adetini anlayabilecek ve sözün açığını kapalısını, hakikatını mecazını, özelini genelini, doğrudan ya da dolaylı anlamını birbirinden ayırabilecek seviyede, yani Arap dilbilimcileri ölçüsünde Arapça bilmesi şarttır. Yani lugat, sarf, nahv, meani ve beyan bilgisine, kısımlarının bilinmesi için de hâs, âm, müşterek, mücmel, müfesser, nasih ve mensuh bilgisine de sahip olması lazımdır.
 
İşte Hayrettin Karaman bence bu bilgilere sahip olamadığı için; “olamayası” şartlar demiştir. Hâlbuki sokaktan geçen biri size birçok müctehid sayabilir. 
Hayrettin Karaman, sapık mut’a nikâhını ictihat farklılığı gibi arzederek Şiilere de şirin gözükme çabasına girmiştir: “Dört mezhepten hiçbir müftü,  hiçbir durumda mut’a nikâhına cevaz vermez. Ancak samimi olarak ictihad veya taklid yoluyla farklı görüşte olanlara da fasık diyemeyiz.” 20
 
Hayrettin Karaman’ın çok tuhaf bir fetvası vardır. Bu fetva onu bazı meşhur sosyete din adamlarıyla farkını sıfıra indirgemiştir. Yeni Şafak Gazetesinde 8 Eylül 2000’de çıkan fetvası şudur: “Kurbanda mezhepler ittifak etmediği için parası sadaka olarak verilebilir.”Sayın Karaman, Ehl-i Sünnetin görüşlerini hiçe saymıştır. Misal; Hanefîlere göre kurban kesmek vaciptir. Yani parası sadaka falan olarak verilmez. Sözde işine geldiği yerde Hanefî olan yeni müctehidimiz, acaba niçin böyle bir genelleme yaparak ahalinin beynini veya akidesine sahip çıkanların midesini bulandırıyor? Anlamak doğrusu pek güç. 
 
Kendisinin reformcu olduğunu her ifadesinden anlamak mümkündür. Mesela, sünnete ‘modası geçti’ deme gafletinden: “Sakal ve misvak adet sünnetidir, bir kültürdür… Modası geçti. Öbürü de daha güzel temizlik yapan fırçalar çıktığından önemsizdir. İsteyen yine de kullanır.” 21
 
Hayrettin Karaman: “Kadın okuryazar değildi. Bugün kadın okuyup imza etti mi onu ifade ederken şaşırtma ihtimalleri ortadan kalkar ve ayet bu manadaki şahitliği kapsar.”Hayrettin Karaman burada şu izlenimi vermeye çalışmıştır: ‘Şahitliğin şartı okumak yazmaktır.’ Bu çok yanlış bir yaklaşımdır. Hâlbuki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de dâhil Kur’an’ın nüzulü sırasında okuma yazma bilmeyen erkeklerin şahitliği geçerliydi. Zira İslam tarihçilerinin ittifakına göre İslam vahy edilirken Mekke’de 16 veya 17 erkek okuma yazma biliyordu. Ama diğer erkeklerin şahitliği de kabul ediliyordu. Yine söylüyorum, şahitlikte kıstas okuma yazma değildir.
 
Şahitlikle ilgili ayet şöyledir:
“Ey iman edenler! Muayyen bir vade ile borçlandığınız vakit onu yazın. Hem aranızda, bir katip, doğrulukla yazsın. Hiçbir katip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak bulunan kimse, borcunu yazdırsın. Ve Rabbi olan Allah’tan korksun da, o haktan hiçbir şeyi eksik bırakmasın. Eğer borçlu akılsız ve zayıf ise yahut kendisi söyleyip yazdıramayacaksa, velisi dosdoğru söyleyip yazdırsın. Erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutun. Eğer iki erkek olmazsa, o zaman doğruluğundan emin bulunduğunuz şahitlerden bir erkekle iki kadın gerekir ki, biri unutursa diğer hatırlatsın…” 22
 
Ve ayet ortadayken, Resulullah’ın uygulaması meydanda iken, Sahabe-i Güzin efendimizin bu konudaki tavırları net iken neden Kitaba, Sünnete ve İcmaya meydan okumaya çalıyorlar? Bu sorunun cevabı belli. 
 
Hayrettin Karaman, İslam’ın asıl müctehidlerini devamlı suçlayıp, onların düşüncenin önünde engel olduklarını söylüyor ve kısır döngünün var olduğunu belirterek bunun bitmesinin gerektiğini ifade ediyor. Çözümlenmiş konuları neden tekrar çözme gereği duyuyor bilmiyoruz. İstanbul’u tekrar fethetmek gibi bir şey. Büyük din âlimlerimize hor bakan Karaman bakın masonluğu herkese malumlaşan zat hakkında ne diyor: “Fazlurrahman, Efgânî’nin modernist olduğunu söylüyor, hayır o müceddittir. Modernizm öncesi ıslahatçıdır.” 23
 
Hâlbuki Cemaleddin Efgânî’nin nasıl biri olduğunu geçtiğimiz sayfalarda görmüştük. Ve yine: “39 müstakil İslam Devletinin, hürriyet ve istiklal mücadelelerini teşvik için harekete geçen liderlerin başında Cemaleddin Efgânî vardır.” “Türkiye, Mısır gibi en önemli İslam ülkelerini dolaşan Efgânî kurtuluş ve kalkınma hareketlerinin başlaması ve hızlanmasında amil olmuştur.” Bence tam zıttı; yani Efgânî gibi takiyyeci, mason ve hainler olmasaydı zaten tek İslam devleti yani Osmanlı 39 parçaya bölünmeyecekti.  
 
“M.Reşit Rıza El Hüseynî, Üstad Abduh gibi taklide karşı mezhepler arası tercih yapabilen müctehittir.” 24
 
“Mezhep taassubu başladıktan sonra bir mezhebe bağlılığın lüzumu da münakaşa mevzuu olmuştur. Müteahhirinden olan mezhep mukallit ve mutaassıpları her mükellefin dört mezhepten birine bağlanmasının vacip olduğunu ve mezhebini terk edene şeri tazir uygulanmasını gerekli bulunduğunu iddia etmişlerdir.” 25
 
Reformistleri övmede birbirleri ile yarışanlardan olan Hayreddin Karaman, nedense Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’i küçük düşürmek ve onun şanına leke sürmek için elinden geleni yapmaktadır. Kendi sitesinde yazdığı şu yazı buna misaldir: “Allah Teâlâ Duhâ suresinde Peygamberimize hitaben "Seni yanlış yolda bulup da doğru yola yönlendirmedi mi?" buyuruyor. Şu halde peygamberlere vahiy gelmeden önce onların düşünce ve davranışlarının Allah rızasına uygun olduğunu düşünmemiz ve böyle inanmamız doğru olmaz; böyle olsaydı vahye de gerek kalmazdı.” 26
 
Hayrettin Karaman; hak mezhepleri İslam’dan ayrı birer kurummuş gibi göstermeye çalışarak halkın aklını bulandırmaya uğraşmaktadır. “Söze İslam’a göre diye başlarsanız, İslam’a göre kadınların erkeklerle aynı safta durup namaz kılması mümkündür ve caizdir. Yani bütün mezheplerin alternatifi olarak… Ama mezhebe göre diye başlarsanız; mesela Hanefi mezhebine göre kadın erkek aynı safta namaz kılamaz.”  27
 
Hâlbuki İslam tarihinden de bir örnek verememiştir kadın erkek aynı safta namaz kılınmasına. Sanki haşa İslam ve mezhepler birbirlerinin alternatifiymiş gibi gösteriyor. 
 
Hayrettin Karaman: “Kadın adetliyken, Kur’an okuyup, namaz kılıp kılamayacağı hususunda ihtilaf vardır. İbn-i Hazm; kılabilir, okuyabilir, der. Çünkü: “Resulullah cünüplük dışında Kur’an okumayı ihmal etmemiştir.” mealindeki haberi, sahabenin dilinden nakil, doğru olan Peygamberin ifadesi olmadığından geçersizdir.” der. Asırdaşı ve hemşerisi İbn-i Rüşt ise bu tür delillere dayanarak; aksi fetva vermiştir. Yani iki müctehid ihtilaf etmiştir. Öyleyse kişi bunlardan tercih ettiği görüşe göre amel eder.” 28
 
Bu iddiaya cevap yine Hazret-i Kur’an’dadır.  Bakara Sûresi 222. Ayette şöyle buyruluyor: “Sana kadınların aybaşı halini de soruyorlar. De ki: ‘O bir ezadır. Onun için hayız zamanında kadınlardan uzaklaşın ve temizlenene kadar onlara yaklaşmayın...” Bu ayette geçtiği gibi kadınlar bu hallerinde iken kirli sayılırlar. Ve İmam Suyutî Hazretleri de el-Itkan adlı eserinde bu sebeble adetli kadının Kur’an okumasını ve namaz kılmasını haram saymıştır. 
 
Hayrettin Karaman, Yusuf el Karadavî gibi nişan vb. için kullanılan altın yüzüğün erkeğe helal olduğunu söylemiştir:
 
“Soru: Sizin bir konu ile ilgili görüşünüze başvurmak istiyorum. Hocam, evlilik amacı ile altın yüzük takmanın hükmü nedir? Bu konudaki geleneksel yorumu biliyorum ama ben sizin görüşünüzü öğrenmek istiyorum. Çünkü bu durum beni ve benim gibi bir çok arkadaşımızı zor durumda bırakıyor. Çalıştığımız yer itibariyle kendimizi çok fazla belli etmek istemiyoruz. Gümüş yüzük taktığımız zaman hemen çevrenizdeki insanlar tarafından yargılanıyorsunuz. Şimdiden teşekkür. 
 
Cevap: Erkekler için yasak (haram olan) altın yüzük, süs için, aksesuar olarak takılan altın yüzüktür. Günlük Hayatımızda Helaller Haramlar isimli kitabımda kaynak ve delillerini bulacağınız yazıda da vaktiyle ifade etmiştim, "alamet, nişan, sembol" olarak takılan altın yüzük, arma, rozet vb. haram değildir. Nişan yüzüğü adı üstünde "nişanlı veya evli olanların medeni durumlarını gösteren bir nişan, bir alamet, bir belliktir ve sakıncası yoktur.” 29
 
Hâlbuki Resulullah (s.a.v.) bir eline ipeği diğer eline altını alıp şöyle buyurmuştur: “Bu iki şey benim ümmetimin erkekleri için haramdır ve kadınları için helaldir.” Hz. Resulullah Efendimiz (s.a.v.) hakkı beyan etmişken neden Karaman zıt bir fetva vermeye kalkışıyor acaba?
 
Allah, Kur’an-ı Kerim’de kendi kafasına göre haram-helal fetvası verenler için şöyle buyuruyor:
“Sadece dilinizin yalan olarak vasfettiği bir şeye: “Şu helaldir, şu haramdır.” demeyin ki, yalanı Allah’a iftira etmiş olursunuz. Şüphesiz Allah’a yalan iftira edenler asla felah bulmazlar.” 30
 
Hayrettin Karaman şöyle demiştir: “Muaviye’yi sevmem, ama sövmem de… Ehl-i beyit sevgisi ile Muaviye sevgisi bir kalpte birleşmez!”, “Muaviye, meşru halîfe olan Hz. Ali’ye isyan etmiştir, âsidir! Peygamber (s.a.v.) Efendimizin bir hadîs-i şerîfi vardır; meşru idareye isyan edileceğini ve ehl-i beytinden şehitler ve mazlumlar çıkacağını söylemişti. Peygamberî bir ilhamla önceden ifade etmiştir bunu. Muaviye’nin Hz. Ali’ye isyanı, dînen de meşru değildir…”
 
İmâm-ı Kurtubi; Ashâb-ı Kiram’dan herhangi birini, herhangi bir sebeple sevmeyen kimse, âsî olur; tövbe etmesi gerekir, demiştir.
 
İmâm Malik Hazretleri: “Her kim Resûlullah’ın ashâbından birine buğz eder veya onlara karşı kalbinde kin beslerse onun, Müslümanlara ait olan ganimette hakkı yoktur.” demiştir.
İmâm-ı Rabbani Hazretleri buyuruyor ki:
Ashab-ı kiram arasında olan savaşların, Allah (c.c.)’ın rızasını kazanmak amacıyla yapıldığını, dünyalık için, menfaat için yapılmadığını bilmek gerekir; çünkü onların ayrılığı, ictihad ve tevil ayrılığıydı. Heva ve hevesten doğan ayrılık değildi. Ehl-i sünnet âlimleri hep böyle söylüyor. Şu kadar var ki, Hazret-i Ali (r.a.) ile savaşanlar, hata etti. Hakk, Hazret-i Ali (r.a.) tarafındaydı; fakat hataları ictihad hatası olduğundan, bir şey denemez ve dil uzatılamaz.
 
İmâm-ı Nevevi Hazretleri de, Müslim hadîslerini açıklarken buyuruyor ki: O savaşlarda, Ashab-ı kiramın her biri, kendi ictihadına uygun iş yaptı. Bunun için hiçbirini ayıplamak doğru değildir.
Ashâbın ihtilâfı, Hakk’ın ortaya çıkmasına hizmetin neticesi idi; bir şer’î emrin bir an evvel yerine getirilmesi gayesine dayanıyordu. Bu ise onların aralarındaki şahsî sevgi ve saygıya aykırı değildir.
 
Hayrettin Karaman, makalesinde şunları kaydeder: “Eserleri yıllarca Osmanlı medreselerinde okutulmuş bulunan büyük Sünnî âlim Teftâzânî’nin (bu konuda söylediklerini önemli bir örnek olarak sunuyorum:”Sahâbe arasında geçen kavgalar ve tartışmalar açıkça gösteriyor ki, onların bir kısmı haktan sapmış, zulüm ve günah sınırına ulaşmıştır. Bunun da sebebi; kin, inat, haset, direnme, servet ve iktidar talebi, dünyanın çekiciliğine (lezzet ve şehvete) meyildir. Bu böyledir; çünkü her sahâbe masum (günahsız ve günah işleyemez) değildir ve Peygamber (s.a.v.)’i gören, O’na ulaşan herkes hayırlı (iyi) değildir…” Muaviye ve yandaşlarının yaptığı ictihad değildir, isyandır. Bunun böyle olduğunu yazının sonunda nakledeceğim büyük bir İslâm âliminin de kaleminden okuyacaksınız.”
Taftazânî Hazretlerinden, Hayrettin Karaman tarafından yapılan bu nakil doğru mudur?
 
Hayrettin Karaman, maalesef doğru bir nakil yapmamıştır. Çünkü Teftazani’nin Şerhu’l-Akaid en-Nesefiyye adlı kitabının 100. sayfasında “Halîfeler” kısmında şöyle geçmektedir: “Hazret-i Ali’nin radıyallahü teâlâ anh halîfe seçilişi sonrasında sahâbe arasında vuku bulan ihtilâf ve harbler onun halîfeliğini kabullenmemekten kaynaklanmamıştır. Bilakis bu ihtilâflar, hatalı ictihaddan kaynaklanmıştır.”
 
Saadettin Taftazani aynı kitabında şöyle devam etmektedir: “Sahâbeye ta’zim göstermek ve onları kötülemekten kaçınmak gerekir. Görünüş itibari ile onlara tan etmeyi gerektiren hususları da güzelce tevil etmek ve uygun anlamlara yormak icab eder…”
Daha fazla örnek verilebilirse de, zikrettiklerimiz; “Mu’âviye’yi sevmiyorum.” Tavrının, Teftâzânî ile de diğer ehl-i sünnet âlimleriyle de refere edilebilecek bir tavır olmadığını açıkça göstermektedir. 
 
 
1- http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=13482&y=HayrettinKaraman.
  2-Hayrettin Karaman, Hayatımızdaki İslam, 351.
 
3-  Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog, 36-7.
  4-Sûre-i Araf/ 158.
  5-Buhari, Bed’ül Vahy:1, no:7, 1/9.
  6-Buhari, Cenaiz: 77, no:1290, 1/455; Merda:11, no: 5333, 5/2142.
  7-Ahmed bin Hanbel, el Müsned, no: 19562, 32/332; İbn Ebi Şeybe, el Musannef, 10/25.
  8-Polemik Değil Diyalog, sh. 41.
  9-Sûre-i Beyyine/6.
 
 10-http://www.hayrettinkaraman.net/sc/00107.htm.
 11-http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/laikduzen/4/0182.htm.
 12-http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat2/0260.htm.
 
 13-http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/meseleler/0696.htm.
 14-http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/tarih/0082.htm.
 15-https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/karaman-hoca-ve-taha-akyol-3/
  16https://ebubekirsifil.com/gazete-yazilari/karaman-hoca-ve-taha-akyol-4/
 
 
  17-Haksöz Dergisi Kasım 1991.
  18-Haksöz Dergisi Kasım 1991.
 18-Hayrettin Karaman, İslam’ın Işığında Günümüz Meseleleri, Cilt 3, sh. 539.
 
19-  Hayrettin Karaman, İslam’da Kadın ve Aile, sh. 374, Ensar Yayınları, İstanbul 1996.
  20- Yeni Şafak Gazetesi, 23.04. 2000.
 
 21-Sûre-i Bakara/282.
 22-Gerçek İslam’da Birlik.
  23-Hayrettin Karaman, İslam Hukukunda İçtihat.
  24-Hayrettin Karaman, age, sh. 217.
  25-www.HayrettinKaraman.net
 26-Marmara FM.
 
 27-Gerçek Hayat Dergisi, Haziran 2002.
 28-İslam'ın Işığında Günün Meseleleri ve İslam'da Kadın ve Aile.
  29Sûre-i Nahl/116.
 
30- http://dintahripcileri.com/hayrettin-karaman/.
  Bu haber 1086 defa okunmuştur.   Editör: Harun Ceylan

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  DİĞER İSLÂM Haberleri
  HABER ARŞİVİ
  HAVA DURUMU
  NAMAZ VAKİTLERİ
  HABER ARA
YUKARI YUKARI