Bugun...
SON DAKİKA

İslâm Ümmetinin Bir Geleceği Var Mı? / Gürgün Karaman

Buradaki İslam Ümmetinden kasıt, Anadolu-Mezopotamya coğrafyasındaki ülkelerde ve Malezya, Endonezya gibi bölgelerdeki ülkeleri kapsayan ümmeti içermektedir, dünyanın tamamını kapsayan bir Müslüman olguyu değil.
facebook-paylas
 Tarih: 22-02-2019 21:01:46  -   Güncelleme: 23-02-2019 18:41:46

İslâm Ümmetinin Bir Geleceği Var Mı? / Gürgün Karaman

Buradaki İslam Ümmetinden kasıt, Anadolu-Mezopotamya coğrafyasındaki ülkelerde ve Malezya,
Endonezya gibi bölgelerdeki ülkeleri kapsayan ümmeti içermektedir, dünyanın tamamını kapsayan bir
Müslüman olguyu değil. Müslüman toplumlar bugün için Batı, Çin ve Japonya toplumlarının geldiği seviye açısından tüm paradigmasını yitirmiş durumdadır.

 

Genel anlamda Türk-İslam sentezi, Arap evinin korumacı ideolojisi ve Pers mitolojisine dayalı hâkim egemenlik biçimleri, Müslüman toplumların tüm ufkunu bastırmış ve esir almış durumdadır.

 

Tarım imparatorlukları döneminde saltanat ve imamet tarafından ufku köreltilen İslam toplumları ve özelde İslam gençliği, modern dönemlerde ise ulus/kabile devletleri tarafından köreltilmiştir. Bu körlük haliyle “aklını delilerinden alıp” her türlü meydan okumayı yaparak, Katolik Kilisesinin Tanrılarını, tekrar kiliseye gömen Batı karşısında yeni bir paradigma yaratabilmesi de en azından şimdilik ufukta görünmemektedir.  Çünkü Batı, hala “aklını delilerden almaya” devam ederken Müslüman toplumlar ise geçmişin kutsal narsizmine kapılmakla kalmamış, akla veda etmişlerdir. İslam’ın akla verdiği değeri her seferinde papağanları dahi kıskandıracak bir tekrar-taklitle dile getiren hali pür melalimiz, geçmiş olanı “şimdi ve geleceğimizin” yegâne teminatı olarak sunmaktadır. “Şimdi ve gelecek” ufkumuz, özlemlerimiz, beklenti ve hayallerimiz “geçmişin” despotik dayatmasıyla bastırılmakta ve adeta yarınki torunlarımıza da bugünümüzün sadece ağıtlarını miras bırakmayı öğütlemektedir.

 

Küresel bir dünyada duygulanımların, markaların, patentlerin, imajların ve görselliğin her şeyi biçimlendirdiği bir vakıa karşısında, Müslümanca düşünmenin yegâne imkânı, geçmişin hurufat ve cürufatıyla müsellem bir yapı olarak tek çare şeklinde sunulurken, Müslüman toplumlar da tüm maddi ve manevi yıkımların karşısında, kendilerini esir almış olan iktidar mekanizmalarını sorgulamadan onlara boyunlarını uzatmış bir şekilde mehdinin/mesihin soluğunu bekleyen bir avuntuyla hareket etmektedirler; istisnalar hariç ve bu istisnalar da bütünsel olarak derde deva değil, belki de muvahhid bir duruşun tohumu olarak cereyan etmektedirler.

 

Tarihsel serancamımızda, ümmetin kolektif aklını esir alan tüm egemenlik biçimleri, Batı emperyalizminin talan, yağma ve yıkımlarını öne sürerek onlara beklemeleri ve sabırlı olmalarını salık vermektedir. Oysaki ümmeti bu hale düşüren ta kendileridir. Müslüman ülkelerdeki kapitalist modernitenin sermayedarları ve modern kabileci mantık, kendi yağma, talan ve yıkımlarını, Batının günah keçisi üzerinden maskelemektedir.

 

Sadece bir örnek olması hasebiyle bugün Suudi sermayesinin ABD firavununun sistemindeki bono ve tahvil alım miktarı bir trilyon dolar civarındadır. Kâbe’ye tepeden bakan Hubel’in, pardon, Zemzem Tower’ın tepesindeki saat kulesinin yapımında iki yüz elli kilogram altın kullanılmıştır. Körfez sermayesi, bedevi talancılığın modern dönemdeki yansımasından ibarettir.

 

Bedevi kabileci aklın şu an için tek bir vizyonu ve paradigması olmadığı gibi, kendi kapitalist ve emperyalist hesaplarını da İslam üzerinden maskelemekte bir hayli mahir gibi görünse de iplerinin kimin elinde olduğu aşikârdır.

 

“Bir Alman müsteşrik olan ve Müslüman olduktan sonra Muhammed Esed adını alan Leopold Weiss, yani Mekke'ye Giden Yol kitabının sahibi, 1920’li yıllarda Arap yarımadasında ikamet ettiği esnada Kral Abdulaziz b. Suud'a, Bişe Vadisindeki arazilerin ıslah edilmesini önerdiğini, böylece bu arazilerin beş veya on yıl sonra ülkesini finanse etmek üzere tahıl ekilip biçilebilecek verimli arazilere dönüşebileceğini söylediğini anlatıyor. Kral Abdulaziz b. Suud ona şöyle cevap veriyor: "On yıl sonra mı? On yıl çok uzun bir zaman. Biz bedeviler tek bir şey biliriz: Bir şeyi elde eder ve onu ağzımıza koyar yeriz. On yıl sonrası için projeler üretmek, bizim için gereğinden fazla uzun bir süredir." (1)

 

 

Allah’ın gökten vahiy, yerden petrolle nimetlendirdiği bu mantık, Musa’ya diklenen ve Musa’yı (as) canından bezdiren Yahudi mantıkla aynı uğrakta kesişir: Kibir, körlük, kabilecilik ve kapitalizm… Vizyon, paradigma, gelecek yoksunluğu…


Beş bin yıllık Kisra geleneğini İslam ile sentezleyen Pers aklının imamet mitolojisi ile Türk-İslam sentezine dayanan saltanat sentezi de, yine beş bin yıllık Firavunlar düzenin uygulanageldiği Mısır’daki iktidar yapısı vs. bunların tamamı aynı kavşakta buluşurlar: 

 

Esir alınmış ve “sınır bekçiliğine” evirilmiş bir İslam. Objektif evrensel değer ve olgulardan hareket İslam, bu toplumsal ve egemenlik vakumlarında her türlü manipülasyona uğratılarak yaşanılmaktadır ve dolayısıyla burada muvahhid bir fikriyat, İbrahimi ve Muhammedi bir politiklik yoktur.

Müslümanların, İbrahimi ve Muhammedi bir politikliğin yokluğundan bir hayli hayıflanmaları gerekirken ve bu yönde bir cihad ortaya koymaları gerekirken “din ü devlet, mülk ü millet” ile hareket etmeleri, sultanlarını/iktidarlarını ehven-i şeriye ile meşrulaştırarak “zillullahi fil ard” (Tanrının yeryüzündeki gölgesi) olarak kodlamaları ise onların en büyük çıkmazlarıdır.

 

Velhasıl-ı kelam, bugün için Müslüman toplumların birincil derecedeki hastalığı hâkim egemenlik düzenleridir. Bu durum dün de böyleydi ve bugünümüz, dünün sonuçlarının toplamının tecellisidir.

 

Vakıa, sonuçlara bakılarak anlaşılamaz; bu sonuçları ortaya çıkaran bütünsel faktörlerin analiziyle anlaşılabilir ki bu konuda Kur’an’ın neredeyse üçte ikisinin tarihi olaylardan/kıssalardan hareket etmesi boşuna değildir. Ve bu kıssalardaki en temel vurgu hâkim egemenliklerin tezahürlerinin deşifresidir.


Gelinen noktada kapitalist modernitenin çikolata fabrikasında şeker komasına giren Müslüman akıl, bu komadan çıkmak için, özellikle İslam gençleri soluğu deizmin, ateizmin, agnostizmin vs. kıyısında almaktadır. Destursuz bir şekilde kapitalist modernitenin evine giren Müslüman toplumlardan edilen bu feragat, akın akın İslam’dan çıkma vakıaları karşısında egemen paradigmaların evinde vaaz veren sözüm ona Müslüman  ulema/aydın/entelektüelin, bu gençliğe “destur” çekmesi ahlaki ve estetik bir tutum değildir.

 

 

Sonuç olarak bugün için “İslam Ümmetin Bir Geleceği Var Mı?” sorusu bir hüküm vermek için değil, belki kafalarımızı ellerimizin arasına alıp derin bir tövbe ve tefekkürle, hali pür melalimizi idrak etmeye matuftur. Çünkü ümitsizlik, inkârla eş değerdir ve mümin insan mes’ut insandır.

 

İmanımız gereği, Cenab-ı Hak, günleri insanlar arasında döndürüp durmaktadır ve bir toplum –birey değil- kendi toplumsal yapısını sorgulamadan, eleştirmeden, analiz sentez ve değerlendirmelere tabi tutmadan yeni ufukları keşfedemez ve bu nedenle herhangi bir değişim ve dönüşüm gerçekleştiremez. Günler yürüyor… Biz de yürümekle mükellefiz… Şimdi ve gelecek, İbrahimi bir politikliğin etrafında inşa edilen Muhammedi bir davetin cihad erlerinin olacaktır.

 

“Allahu nurus-Semavati ve’l ard!”

 

(1) M. Abid el-Cabiri, Asabiyet ve Devlet, s. 339, Mana Yay, İst. 2018

  Bu haber 380 defa okunmuştur.

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  DİĞER İSLÂM Haberleri
  • SON YORUMLANAN HABERLER
  • SON YORUMLANAN VİDEOLAR
  HABER ARŞİVİ
  HAVA DURUMU
  NAMAZ VAKİTLERİ
  HABER ARA
YUKARI YUKARI