Bugun...
SON DAKİKA

Küfre Karşı Bir Tevhid Mücadelesi: Şeyh Said Kıyamı

Zehragül Direk kaleme aldığı biyografi çalışmasıyla 1925’te sonu darağacında biten bir kıyam başlatan Şeyh Said’in hayat ve mücadelesini bizlere hatırlatıyor.
facebook-paylas
 Tarih: 13-02-2019 16:20:16  -   Güncelleme: 13-02-2019 16:42:16

Küfre Karşı Bir Tevhid Mücadelesi: Şeyh Said Kıyamı

Şeyh Said Kıyamının başlamasının senei devriyesinde Zehragül Direk'in yazısını ilginize sunuyoruz:

“Arkamızdan ağlayıp zalimleri sevindirmeyin. Kıyamımızı iyi anlayın ve bizden sonrakilere anlatın.”

Tarihin her döneminde hakkı savunan mazlumları yok etmek isteyen firavunlar var olagelmiştir ve bunların sisteminde adaletin gücü değil gücün adaleti ilkesi ile hareket edilmiştir. Varlıklarına düşman herkesi kadın, erkek, çocuk ayırımına gitmeden katletmek, hapsetmek, işkencelerle susturmak bu sistemlerin şiarı haline gelmiştir. Bundan 89 yıl önce yola çıkan Şeyh Said ve dostlarının kıyamı da İslam’ın hakikatlerini yok etmek ve insanlara bunları unutturarak kendi özünden soyutlanmış ve Batı’nın değerleri ile hareket eden bir toplum oluşturma idealindeki sisteme ve bu sistemin yöneticilerine karşı; öze dönüş, İslami bir direniş hareketi idi. Kurulan düzmece mahkemelerinde, tiyatro oyunu edasında verilen kararlar ile Şeyh Said ve arkadaşları 29 Haziran 1925’te şehadete yürümüşlerdir. 13 Şubat 1925’te başlayan ve darağacında son bulan bu kıyama ve döneme ilişkin belgeler kamuoyundan gizlenmektedir. 89 yıl sonra bizlerin bu kıyamı (gizlenenlere rağmen) okuması, çevremizde olup bitenleri anlama noktasında rehberlik edecektir. (Nitekim yanı başımızda meydana gelen Mısır direnişinde de, darbecilerin kukla mahkemelerinin aldığı kararlar İstiklal Mahkemeleri’nin günümüze yansımasıdır... )

Şeyh Said Kimdir?

1865 yılında Erzurum’un Hınıs ilçesine bağlı Kolhisar Köyü’nde dünyaya gelen Şeyh Said, Şeyh Mahmud'un en büyük oğludur. Şeyh Said`in ailesi köklü ve büyük ailelerdendir. Babasının ölümünden sonra bu büyük ailenin bütün sorumluluğu Şeyh Said`in üzerine kalır. Şeyh Said büyük sürülere sahiptir ve bu sürülerini Erzurum`dan Halep`e, Musul`a, Şam`a kadar götürmüş ve bu sayede hem ticaret yapmış hem de gittiği yerlerde insanlarla ilişkilerini geliştirmiştir.

Temel eğitimini amcası Şeyh Hasan’ın medresesinde tamamladıktan sonra Palu, Muş, Malazgirt ve Hınıs'ta çeşitli medreselerde fıkıh, hadis, tefsir, beyan vb. İslami ilimleri tahsil etmiştir.

Tevhidi bir şuurla İslamî hayatı dava edinen Şeyh Said, halkın irşadı için tebliğ faaliyetlerini aralıksız sürdürmüştür. Bir taraftan halkın irşadıyla meşgul olurken, diğer taraftan ticaretle iştigal edip elde ettiği gelirin büyük bir kısmını medresesindeki talebeleri ve halkın ihtiyacı için sarf etmiştir. Mezhep ve görüş farklılıklarını gözetmeksizin, İslam nizamının hakimiyetini esas alan bir anlayışa sahip olan Şeyh Said,  Hilafet’in lağvedilip yerine laikliğin getirilmesine karşı halkı uyararak dinsizlikle mücadele etmeye çağırmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra da gayri İslami yönetime karşı tepkisini dile getirip büyük bir cesaretle cihat kararı almıştır.

Döneme dair birkaç not

1924 Türkiyesi’nde laikliğin önündeki en büyük engel olan halifeliğin kaldırılmasıyla Müslümanlar halifesiz kalmıştır. Medreseler kapatılmış, dinî kurum ve kuruluşlar yasaklanmış. Şeriye ve Evkaf  Vekaleti kaldırılarak mektepler Millî Eğitim'e bağlanmıştır. Artık eğitim öğretimde de laik sisteme geçilmiştir.

Milli Mücadele’de oluşan beraberlik yavaş yavaş dağılmış, Kemalist yeniliklere karşı muhalefet edenler Kazım Karabekir başkanlığında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasında birleşmişlerdi. Sebilürreşad, Tevhid-i Efkar, Son Telgraf gibi dönemin bazı gazetelerinde de muhalif sesler yükselmektedir. Kendisine karşı olanı kabullenemeyen Kemalist rejim için Şeyh Said isyanı, tüm bu seslerin susturulması için iyi değerlendirilmesi gereken bir fırsattır ve rejim bu fırsatı da sonuna kadar kullanmayı ihmal etmemiştir.

Ve kıyam…

Uğruna mücadele ettikleri, şehitler verdikleri değerlerin ortadan kaldırılmasına rahatsız olan Şeyh Said kıyam için hazırlıklara başlamıştır. Bölgedeki aşiret reisleriyle görüşmeler yapmış, kendilerini mektuplar vasıtasıyla kıyama davet etmiş, vaazlarında kıyamın gerekliliğinden bahsederek halkı bilinçlendirmeye çalışmıştır. Hareketi olgunlaştırmak için görüşmelere devam eden Şeyh Said kıyamın başladığı yer olan Piran köyüne gelir ve burada önemli konuşmalar yapar. 13 Şubat’ta bulundukları meclise bir grup asker gelir ve aranmakta olan bazı kişilerin bulunduğunu, onların kendilerine teslim edilmesini isterler. Şeyh Said kargaşa çıkmaması için cemaat dağıldıktan sonra teslim edebileceğini  söyler ancak askerler kabul etmezler. Bu provokasyon üzerine çıkan çatışmayla kıyam hazırlıksız bir şekilde başlamış olur. Ayaklanma haberi bölgeye yayılır. Şeyh Said olaydan sonra Darahînê’ye (Genç) geçer ve 14 Şubat’ta “Emir-ül Mücahidin Muhammed Said Nakşıbendi” imzası ile Kürtleri ayaklanmaya çağıran bir bildiri yayınlanır. Şeyh Said, kıyam İçin son hazırlıklarını yapıp evden çıkarken “bizi kime bırakıp gidiyorsun?” diye seslenen hanımına şu cevabı verir:”Eğer ben ve bastonum yalnız da kalsak, ben yine bu kafirlere karşı çıkacağım. Ne ben Hz. Hüseyin’den daha değerliyim ne de ailem onun ailesinden daha kıymetlidir. Eğer ben bu kafirlere karşı çıkmazsam, zebaniler sarığımdan tutup beni cehenneme atarlar, siz o zaman bana yardım edebilecek misiniz? Onlar bana demezler mi;”Ey Said Allah o kadar mal mülk verdi sana, sen Allah için ne yaptın? Bunlar Allah’ın emirlerini ayaklar altına almışlar.’diyecekler.”

Kıyamın başlamasından kısa bir süre sonra  bir çok yer ele geçirilir: Varto, Hınıs, Hani, Ergani, Maden, Çapakçur…Doğuda kıyam devam ederken Ankara’da Fethi Bey Hükümeti yerini, yeteri kadar sert olamadığından dolayı, İsmet İnönü hükümetine  bırakmış, İsmet İnönü zaman kaybetmeden birçok hukuksuz uygulamalarını yürürlüğe koymuştur. İlk olarak Ankara’da ve Diyarbakır’da kurulacak İstiklal mahkemeleri için çalışmalarını hızlandırmış ve 14 Nisan’da sınırsız yetkilerle donatılmış Şark İstiklal Mahkemesi göreve başlamıştır.  Ardından Takrir-i  Sükun Kanunu meclise sunulup kabul edilmiştir. Hükümetin kıyama karşı yapmış oldukları bunlarla sınırlı değil elbette. Kıyamı itibarsızlaştırma adına kıyamın sadece milliyetçi duygularla vuku bulmuş Kürtçülük isyanı olduğu, İngiliz desteği ile yapıldığı, Doğu‘da İngiliz mandası altında bir Kürdistan kurmak istendiğine dair şayialar ortaya atılmıştır. Şeyh Said bunları reddetmiş, İngilizlere karşı bunca savaş verdikten sonra onların yardımının veya manda yönetiminin kabul edilemez olduğunu mahkemedeki sorgusunda dile getirmiştir. 15 Nisan 1925’te Şeyh Said’in bacanağı olan Binbaşı Kasım’ın yönlendirmeleriyle Muş Ovası Murat Köprüsüne (bazı kaynaklarda Abdurrahman Paşa köprüsü olarak da geçmektedir) gelinmişti. Askeri pusu altında olduğundan köprü geçilememiş, burada Binbaşı Kasım’ın ihbarıyla mücahitler pusuya düşürülmüştür. Şeyh Said ve arkadaşları 5 Mayıs günü bir alay askerle birlikte Diyarbakır İstiklal Mahkemesine sevk edilirler ve 26 Mayıs günü üyeleri milletvekili olan ve  oluşmuş hukukla hiçbir alakası olmayan şahıslardan oluşan İstiklal Mahkemesi’nde Şeyh Said ve arkadaşlarının yargılanması başlar. Avukat tutmalarına izin verilmez. Türkçe bilmeyen sanıklardan bazılarının savunmaları Kürtçe ve Arapça yapılır ancak tercümanın gelmediği zamanlarda savunmalarını yapamaz ve verilen karara razı olmak zorunda kalırlar. Mahkeme savcısı Ahmet Süreyya‘nın anlatımına göre getirilen bir genç, Türkçe bilmediği için mahkeme heyeti üyelerinden birinin “Türkçe bilmeyenden zaten hayır gelmez. Asın bunu!” demesiyle asılmıştır. Bu olayı mahkeme üyelerinden Avni Doğan da Dünya gazetesine verdiği mülakatında açıklamıştır.

27 Haziran’daki mahkemede sanıklar son konuşmalarını yapmaktaydılar. Tarih 28 Haziran’ı gösterdiğinde ise mahkemenin idam kararı sanıklara okunmuş ve sonrasında Başkan Müfit Kansu rejimlerinin halka refahı getirdiği ve kendilerinin mahkemelerde verdikleri kararların adil olduğu sanrısına kapılarak şunları söylemiştir: “…senelerden beri şeyhlerin, ağaların, beylerin baskısı altında sömürülen, eriyen, inleyen, mal, can ve ırzları şeyhlerin ağaların keyfine kurban edilen bu bölgenin zavallı halkı artık sizin fesadınızdan ve kötülüğünüzden kurtularak Cumhuriyet’imizin feyizli ilerleme ve saadet vadeden yollarına yürüyerek refah ve saadet içerisinde yaşayacaktır. Siz de döktüğünüz kanların, söndürdüğünüz ocakların cezasını adalet sehpasında hayatınızla ödeyerek hesap vereceksiniz. İşte cumhuriyetin sert fakat adil kanunlarının hükmü budur. Mahkumları götürünüz.”

Karar açıklanmadan birkaç gün önce Darkapı’daki meydana idam sehpaları hazırlanır. Sanki sehpayı hazırlayanlar kaç kişinin idam edileceğini biliyorlarmış gibi 47 kişilik idam takımı almışlardır. Giresun Milletvekili Hacim Muhiddin’in isteği üzerine sehpalar estetik olsun diye aynı hizada ve asılanların birbirini görebileceği şekilde yan yana dizilir. Ankara’dan gelmiş seçkin konuklarla Diyarbakır’daki asker sivil yöneticiler, eşleri ve davetlilerin “idam töreni”ni huzur içinde izlemeleri için tribün de inşa edilmiştir.

Ve 29 Haziran günü…  Mahkumlar bahçeye çıkarılmadan önce son kez sayım yapılmaktadır. O duraksamada herkes son defa vedalaşır, helalleşir. Şeyh Said mahkeme üyeleriyle arasında geçen kısa bir konuşma sonunda “Kıyamet günü hesaplaşacağız. Boynuzsuz keçinin ahını boynuzludan alırlar” der. Bir yandan da “idamların icrası” sürdürülmektedir. Elleri arkadan bağlı mahkûmlara birer beyaz gömlek geçirilir, boyunlarına mahkeme kararının özeti asılır, sonra tek tek darağacına götürülürler.

Mahkûmlar asılmadan önce “son istekleri”nin sorulması ihmal edilmez  lakin istekler yerine getirilmek için sorulmamaktadır.

Hanili Mustafa Bey, “son arzusu” sorulduğunda, oğlundan önce kendisinin asılmasını istemekte ancak isteği kabul edilmeyerek önce oğlu Mahmud asılır. Oğlunun darağacına yürüyüşünü, sicimin boynuna geçirilişini, taburenin ayakları altından çekilmesini izler, son haykırışını duyar ve ipin ucunda salınışını…  Daha sonra bu hal üzere o da yürür sehpaya.

Sıra Şeyh Said’e geldiğinde yüzünde ne bir korku ifadesi ne de yılgınlık belirtisi vardır. Celladından daha uzun yaşayacağının bilinciyle sehpaya başı dik olarak yürür. Son Saat gazetesinin özel muhabirinin hatıra olsun diye uzattığı deftere Mekkeli müşrikler tarafından asılan şehit sahabi Hubeyb’in şehadeti öncesi söylediklerini beyit şeklinde Arapça yazar: “Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktu. Muhakkak ölümüm Allah ve İslam içindir.” Şeyh Said de şehadet şerbetini içen yiğitlerin arasına katılır.

“Ve nice peygamberler ile beraber birçok âlimler, savaşta bulundular da Allah yolunda kendilerine isabet eden şeylerden dolayı ne gevşediler ne zaafa düştüler, ne de baş eğdiler. Allah Teâlâ ise sabredenleri sever.” (Âl-i İmran 146)

  Bu haber 152 defa okunmuştur.
Etiketler
  Kaynak: İslami Analiz

  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  DİĞER İSLÂM Haberleri
  • SON YORUMLANAN HABERLER
  • SON YORUMLANAN VİDEOLAR
  HABER ARŞİVİ
  HAVA DURUMU
  NAMAZ VAKİTLERİ
  HABER ARA
YUKARI YUKARI