Bugun...


Yusuf Yavuzyılmaz

facebook-paylas
TÜRK SİYASAL TARİHİNDE BÜROKRASİ VE DEĞİŞİM / Yusuf Yavuzyılmaz
Tarih: 01-04-2018 16:07:00 Güncelleme: 25-06-2018 01:48:00


escort bayan

 

1839 Tanzimat Fermanı’nın ilanı, Osmanlı döneminde, devletin yeniden yapılandırılması çalışmalarında, bürokrasinin merkezi bir rol oynamasına yol açtı. Aslında Batılılaşma hareketlerinin başlangıçından önce de Osmanlı devlet yönetimi ilmiye (ulema-aydınlar), kalemiye (bürokratlar) ve seyfiye (ordu) arasındaki görev bölüşümüne dayanıyordu. Bu yapı önemli bir değişim göstermeksizin Cumhuriyet döneminde de siyasal yaşamımıza egemen olmuştur. Batılılaşma hareketlerinin başlangıcı sayılan III. Selim döneminde Devlet bürokrasisinde ilk yapılan değişikliğin, Batılılaşmaya engel olacağı varsayılan Yeniçeri Ocağının kaldırılması konunun anlaşılması açısından ilginçtir. Zira değişimin taşıyıcı öznesinin ordu olduğu, ordunun desteği olmaksızın herhangi bir dönüşüm yapmanın imkansız olduğu kabul edilmiştir. Bu dönemden beri ordunun siyasal ve devlet yaşamımızda önemli bir aktör olduğu görülecektir. Özellikle Cumhuriyet sonrasında yapılan siyasal, sosyal ve ekonomik değişimlerde ordu faktörü hep ön planda olmuştur.

 

 Cumhuriyetin kuruluşundan 1950’li yıllara kadar süren değişim biçimi devlet tarafından, yukarıdan aşağıya, öncü elit bir kartonun eliyle çoğu kez zorlayıcı bir tarzda gerçekleşmiştir. Gelişen süreçte değişimin niteliği yönetici elitin siyasal anlayışına göre şekillenmiştir.

 

Türk siyasi hayatında demokratik güçlerin siyasi değişim taleplerine cevap vermeye başlamaları 1950’li seçimleri sonrası dünya ve Türkiye’de gelişen konjonktürün etkisiyle başlamıştır. 1950 seçimleriyle bürokratik geleneğin partileşmiş şekli olan ve halk tarafından devlet partisi olarak algılanan CHP, DP karşısında yenilgiye uğramıştır. Bu sonuç Türk demokrasisi açısından önemli kırılma noktalarından biridir.

    

1950 seçimleriyle birlikte Türk modernleşmesi tarihinde elit ve jakoben  CHP tarzı modernleşme yerini daha sivil bir modernleşme programına terk etmiştir. İdris Küçükömer’e göre Türkiye’de CHP, değişim karşıtı elit ve muhafazakar bir özellik gösterirken; buna karşılık DP sivil, halkçı ve değişime açık bir gelenek oluşturmaya başladı. CHP’nin değişim talepleri karşısındaki olumsuz tutumu devlet bürokrasisinin parçası gibi algılanmasına yol açmıştır. CHP + ordu = iktidar benzetmesi bu gerçeğin somut ifadesidir. 1970’lerde “Bu düzen değişmelidir” sloganıyla değişimi bayraklaştıran Bülent Ecevit, büyük kitlelerin umudu haline gelmişti. Ancak daha sonraki tarihsel süreçte Ecevit’in devletçi-milliyetçi bir söyleme dönmesi, onu değişimci olmaktan çıkarmakla kalmamış aynı zamanda statükonun bir parçası haline getirmiştir.

 

Benzer şekilde sağ siyasetin önemli aktörlerinden olan Süleyman Demirel’inde siyasi çizgisi Ecevit’e benzer bir seyir takip etmiştir. Demirel, özellikle 28 şubat sürecinde izlediği politikalarla statükoya paralel hareket etti. Demirel ve Ecevit örneği gösteriyor ki, siyasetçiler statükoya yaklaştıkça, statükocu güçler tarafından onaylanmakta, buna karşılık halk desteğini kaybetmektedirler.

 

Siyasi yaşamımızda sivil, değişimci modernleşmenin öncüsü olan DP geleneğini sürdüren iki büyük politik hareket Özal’lı ANAP ve Ak Parti olmuştur. ANAP’ı Özal ile anmamızın sebebi bu partinin Özal sonrasında değişimci kimliğini kaybederek statükonun savunucusu haline gelmesinden dolayıdır.

 

Değişim yapıldığı her dönemde sancılı bir seyir izlemiştir. Ak Partinin iktidara geldiği 2002 yılından itibaren başlayan Mahalli İdarelerin Yeniden Yapılandırılması, MGK’nın görev ve yetkileri, YÖK’ün yeniden Yapılandırılması ve genel anlamda sivilleşmeye dönük çabalar ortaya çıktığında sancılı süreç yeniden belirginleşir. Konu ile ilgili tartışmalar sürerken Türk Siyasal yaşamının değişimci ve bürokratik güçleri pozisyonlarını zaman geçmeden almaktadırlar.

 

Zaman içinde YÖK, AB, demokratikleşme, asker-sivil ilişkileri ve Kıbrıs gibi konularda aydınlar, Üniversiteler, dönemin Cumhurbaşkanı ve Ana muhalefet Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal’ın tutumu; özellikle de dönemin Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok’un “İmam Hatipli bir başbakanı içime sindiremiyorum” sözleri statükocu çevrenin değişim ve özgürlük karşıtı karakterini yansıtmaktadır.

 

Bu tablo bir ülkede değişimin aktörü olması beklenen aydınlar ve Üniversitenin gerçek konumlarına ne kadar uzak olduklarını net bir biçimde göstermektedir. Aydınlar ve Üniversitenin temel işlevi toplumun sorunlarıyla ilgilenerek çözüm aramaktır. Ancak Türkiye’de statükonun devamını sağlamak Aydın ve Üniversitelerin temel amacı haline gelmiştir.

 

Türkiye gibi Demokrasinin henüz olgunlaşmadığı ülkelerde statükoyu temsil eden asker ve sivil bürokrasi ile değişimi hedefleyen Hükümetlerin ilişkileri daima gergin olmuştur. DP, ANAP ve şimdi de Ak Parti döneminde yaşanan gerginlikleri bu açıdan değerlendirmek gerekir. Önceki iki değişim hamlesi 27 Mayıs ve 28 Şubat müdahaleleri ile antidemokratik bir şekilde kesilmiştir. Kesintilerin arkasından statükoyu temsil eden güçlerin sistemin zaaflarını gidermeye çalışmaları ana gündem maddesi olmuştur. Çalışmalar sonucunda statükoyu temsil eden bürokratlar hükümet karşısında sorumsuz ancak olağan üstü yetkili bir pozisyona gelmiştir. Bu andan itibaren yapılacak en önemli çalışma Devletin işleyişini şeffaf ve Demokratik bir konsepte oturtarak sivil siyasetin önünü açmaktır.

 

Bu koşullar altında iktidara gelen ve muhafazakar-dindar bir arka plana yaslanan Ak Parti iktidarı Türk siyasetinin işleyişinde diğer iktidarlarla kıyaslanmayacak ölçüde başarılı oldu. Bu başarının arkasında hem yıllarca devletin merkeze yaklaştırmadığı dindar kitlelerin biriktirdiği muazzam enerji, hem de merkezi elinde tutan elitlerin Türkiye’deki muazzam değişim taleplerine ayak uydurması yatmaktaydı.

 

Ak Parti’nin iktidar döneminde, sık sık Ak Parti iktidarı ile bürokratik elitler karşı karşıya geldiler. Askeri ve sivil bürokrasi, yargı, üniversiteler ile Ak Parti iktidarı arasındaki gerginlik uzun süre devam etti. Bürokratik elitler her türlü engeli alarak iktidarın dönüşüm taleplerine karşı durmaya çalıştı. Ancak zaman içinde merkezi elinde tutan bürokratik elitlerin direnişi sonuç vermemiş, siyasal iktidarın alanı genişlemiştir. Artık Türkiye özellikle de son bürokratik direniş olan Gülen militanları ve onlara bağlı askerler tarafından kalkışılan askeri darbeyi de sivil bir direnişle aştıktan sonra önemli bir eşiği atlamış  bulunuyordu. Bu darbenin en önemli özelliği Türkiye seçmeninin ana gövdesini oluşturan muhafazakar-dindar kitlenin eski darbelerin aksine darbeye karşı sivil bir direnişle karşı durmasıdır. Bu direniş darbeyi önlemekle kalmamış, askeri bürokrasinin darbe üreten yapısında köklü değişimlere yol açmıştır.

 





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARA
YUKARI